Ahiret Günü 03

ÖLENİN BORCUNU ÖDEMEK

 

Bundan sonra ilk vazife borcunu vermek ve kul haklarını ödemekte acele etmektir. Ahmed, Tirmizi ve İbni Mâce’nin Ebu Hureyre (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Müminin ruhu, borcu ödeninceye kadar ona bağlı kalır.” Yani borcu ödeninceye kadar Cennet’e giremez demektir. Buna göre kim ölür ve geride bir mal bırakırsa malından borcu ödenir. Malı olmayıp, ödemek niyetiyle borçlanıp ölenlere de, Allah kerim ve kefildir. Onun borcunu öder. Buhari’nin Ebu Hureyre (r.a.) ‘den rivayetinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Kim ki ödemek niyetiyle insanların mallarını borç olarak alırsa, Allah ona imkân verir ve borcunu ödetir. Kim ki yemek kastiyle borç alırsa, Allah onu telef eder.”

 

Bizzat Resulü Ekrem (s.a.v.), borçlu ölenlerin borçları ödeninceye kadar namazlarını kılmazlardı. Ta ki:

 

“ Peygamber, müminlere öz nefislerinden evladın Zevceleri (müminlerin) analarıdır.” (El-Ahzab 6)

 

Ayet’i nazil oldu; memleketler fethedildi, servet çoğaldı, ondan sonra borçlu olarak ölenin borcunu ödedikten sonra cenaze namazını kılardı. Buhari ile diğerlerinin rivayeti de, Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“Ben müminlere kendilerinden daha yakın ve daha müşfikim. Borçlu olarak ölen kimsenin (borcunu karşılayacak) serveti yoksa borcunu ödemek bizim üzerimizedir. Mal terk ederse borcu, veresine aittir.” buyurmuştur.

 

Durum bu iken şayan-ı hayrettir ki; zamanımızda borçlu olarak ölenlerin varisleri kendilerine bir şey kalmayacak veya az kalacak korkusu ile mirasa hücum edip ölünün borcunu vermekten kaçınmaktadırlar. Bu gibiler hakkında Allahû Teâlâ:

 

“Mirası helal, haram demeyip alabildiğinize yersiniz. Malı pek çok seversiniz.” (El-Fecr 19–20) buyurmakla bunları yermiştir.

 

Ölünün borcunu ödemek istemeyen bu kimseler, öte yandan matem için bir sürü israfta bulunur; koyun keser, gidene yedirir ziyafet verirler; kahve ve sigara ikramında bulunurlar. Bunlar ise haram olan bidatlerdir. Hele bu masraflar ölünün servetinden çıkar ve varisleri arasında erginlik çağına ermeyen yetimler bulunursa büsbütün haram olur ve bunları yiyenler gerçekte ateş yemiş olurlar. Nitekim Kuran-ı Kerim’de:

 

“Gerçek, yetimlerin mallarını haksız (ve haram) olarak yiyenler, karınlarına ancak bir ateş yemiş olurlar. Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir.” (En-Nisa 9)

 

Ne kadar acıklıdır ki, adam bir taraftan bu gibi fuzuli masrafları yaparken, öte yandan alacaklı geldiği vakit: ‘İşte orada yatıyor, git ondan alacağını al!’ diyecek cürette olanları da vardır. O halde azizim, varislerine güvenme. Sen zamanında borcunu öde. Sonra ölümle servet vereseye intikal eder; sen de borçlu olarak Allah’ın huzuruna çıkarsın. Allah rahmet etsin, bakınız İmam Şafii bu hususta ne güzel söylemiştir:

 

‘Yığdığımız servet, varisler içindir, inşaatlarımız da harap olmak içindir. Kişinin öldükten sonraki meskeni, ölmeden yaptığı inşaatıdır. Şayet inşaatı hayırlı ise meskeni güzel, şayet hayırlı değilse, perişandır.’

 

Gönüllere gaflet perdesi örten Allahû Teâlâ’yı noksan sıfatlardan tenzih ederim. Şayet gaflet olmayıp bütün bu gerçekler olduğu gibi düşünüleydi, hiç kimse yiyip içtiğinin ve diğer münasebetinin zevkine varamaz ve neticenin şaşkınlığı içinde kalırdı. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“İnsanoğlunun bildiğini hayvanlar bileydi (dehşetlerinden vücutları yağ bağlamaz ve) onların etinde yağ bulamazdınız.”

 

İnsanları ölümle kahredip kendisi ölmeyen, ezeli ve ebedi olan Allahû Teâlâ’yı tesbih ederim.

 

İnnâ Lillâhi ve innâ ileyh-i râci’ûn.

 

MEZARDAKİ HALLER MUNKER VE NEKİR MELEKLERİNİN SORULARI

 

Sevgili kardeşim! Allah hepimizi başarıya ulaştırsın. Ölü, defnedildikten sonra mezarında Munker ve Nekir adlarında iki meleğin soruları ile karşılaşır. Aynı zamanda Allahû Teâlâ kendisine ruhunu iade eder ve hatta kendisini defnedip mezar başında dağılanların ayak patırtılarını bile duyar. Meleklerin sorularına cevap verecek şekle getirilir. Nitekim Buhari ile Müslim’in Enes (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“Kul, mezara konulup onun arkadaşları geri dönüp gittiklerinde – ki ölü, bunlar yürürken ayakkabılarının sesini bile işitir – ona iki melek gelir. Bunlar ölüyü oturtur ve:

 

—Şu adam, Muhammed Sallallâhu Aleyhi ve Sellem hakkında ne dersin diye sorarlar. O mümin ise:

 

—Şehâdet ederim ki O, Allah’ın kulu ve Allah’ın Resulüdür. diye cevap verir.

 

—Ey mümin, Cehennem’deki yerine bak Allahû Teâlâ bu azab yerini senin için Cennet’ten bir makama tebdil eyledi. denilir ve o adam her iki makamını birden görür. Şayet kâfir veya münafık ise (meleklerin bu sorusuna karşılık):

 

—Muhammed hakkında bir şey bilmiyorum. Halkın ona (Peygamber) dedikleri bir sözü (işitir), ben de halka uyup söylerdim. der. Bu iki melek tarafından bu kâfir veya münafığa:

 

—Hay anlamaz ve uymaz olaydın! denilir. Sonra iki kulağı arasına demirden bir topuzla vurulur. O topu yiyince şiddetli bir sayha ile bir bağırır ki, bu feryadı ins ve cin’den başka bu ölüye yakın olan her şey işitir.” buyurmuştur.

 

Yukarıda anlattığımız gibi mezarda ruhun cesede intikali ve ölünün dirilmesi bizim idrakimizin üstünde bir keyfiyettir. Şehidler hakkında da Kuran-ı Kerim’de ve sahih rivayetlerde diri olarak dolaştıklarını ve fakat bizim şuurumuz dışında kaldığı bildirilmektedir. Biz bunlara iman eder, keyfiyetini Allahû Teâlâ’ya havale ederiz.

 

Celâllu’d-Din-es-Suyûti: ‘Cumhura göre bir parçası değil, bütün ve kül olarak dirilir.’ demiştir.

 

Aziz kardeşim şunu da bilmiş ol ki, Munker ve Nekir melekleri gayet çirkin ve korkunç surette gelirler. İmam Ahmed, onları şöyle anlatır: Yüzleri kara gök renkli, alt dudakları göğüslerine kadar sarkmış, yırtıcı dişleri neredeyse yere inecek kadar uzun. Elindeki kamçıyı bütün insanlar bir araya toplansa yerinden oynatamaz. Bunların böyle korkunç bir manzara arz etmeleri, mezarda insanları ibtilâ içindir. Allahû Teâlâ, mümin kulunun kalbine verdiği kuvvetle hiç çekinmeden onlara cevap verir. Fakat kâfir veya münafık onlardan son derece korkar ve hiçbir suretle cevap veremez. Korkudan ödü çatlar gibi hal alır. Bu ciheti açıklamak üzere Kuran-ı Kerim’de:

 

“Allah, iman edenlere dünya hayatında da Ahiret’te de o sabit söz (ler) inde daima sebat ihsan eder. Allah zalimleri (kâfirleri) şaşırtır. Allah ne dilerse yapar.” (İbrahim 27) buyrulmuştur.

 

Yine bu hususta Buhari ile Müslim’in Berâ b. Azib (r.a.) ‘den rivayetlerinde Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Dünya hayatında sabit söz ile müminleri tespit, ölüm anında şehâdet kelimesini getirmek; Ahiret’te ki tespit ise, kabirde meleklerin sorularına cevap vermektir.”

 

Yine bilmiş ol ki, ölü mezara konulup üzerindeki toprağı tesviye edildikten sonra, iki melek ona gelir. Ölü mümin ise melekler aşağı ucundan gelirler; hemen namaz karşılarına çıkar ve ayakları namaz adına derler ki:

 

‘—Siz bu adama bu yönden gelemezsiniz. Zira bu adam Allah rızası için namaz kılmış ve uzun kıyamlarda bulunmuştur. Melekler başı ucundan gelirler, bu sefer oruç karşılarına çıkar ve ağız, oruç adına konuşarak der ki:

 

—Siz bu adama bu yönden gelemezsiniz. Zira bu adam Allah rızası için çok oruçlar tutmuş ve uzun zaman aç ve susuz kalmıştır. Melekler sağdan gelirler; bu sefer de zekât karşılarına çıkar ve:

 

—Bu adama bu yönden gelemezsiniz. Zira bu adam zekâtı ödemiştir. Eller de onun zekât ve sadakalar verdiğini söylerler. Sonra soldan gelirler; bu defa da Hac ve Cihad karşılarına çıkar ve bütün vücut:

 

—Evet, bizimle Hac ve Cihad etti. der. Bu sefer bir güveyiyi uykudan uyandırır gibi, ölüyü kemâl-i nezaketle uyarırlar. Ölü uyanınca onları bilir ve onlardan çekinmez. Onlar, Rabbinden, dininden ve Peygamberinden sorarlar. O da:

 

—Rabbim Allah, Dinim İslam Dini, Peygamberim Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’dir. der. Onlar da:

 

—Sen dünyada böyle derdin; burada da böyle diyeceğini biliyorduk. Artık gönül hoşluğu ile huzur içinde uyu.’ derler. Kabrinden Cennet’e bir pencere açılır, oradaki yerini görür ve göz gördüğü kadar mezarı genişlenir ve nurlanır, tefriş edilir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de:

 

“Artık rahatlık, güzel rızık ve Naim Cenneti.” (El-Vaki’a 88–89) buyrulmuştur. Müslim, Ahmed ve Sünen sahiplerinin İbni Ömer (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“Sizden biriniz öldüğü vakit, akşam sabah yeri kendisine gösterilir: Cennet’li ise Cennet’teki yeri, Cehennem’li ise Cehennem’deki yerini görür. Kendisine, kıyamet günü Allahû Teâlâ seni diriltinceye kadar yerin burasıdır, söylenir.” buyurmuştur. Yine bir haberde:

 

‘Camileri nurlandıran, yani aydınlatan kimsenin kabrini Allah nurlandırır.’ diye varid olmuştur.

 

Allahû Teâlâ Musa Aleyhi’s-selam’a şöyle buyurdu:

 

“Ya Musa, hayrı öğren ve başkalarına da öğret. Zira ben, hayır öğretenlerin kabirlerini nurlandırırım; orada gariplik çekmezler.” Diğer bir Hadis-i Şerifte:

 

“Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” buyrulmuştur.

 

Kâfir ile münafığa gelince: Yukarıda anlattığımız korkunç kıyafette Munker ve Nekir melekleri onlara gelir. Şiddet ve hiddetle onu uyarırlar. Etrafında bir yardımcısı yoktur. Onları görünce korkar ve şaşırır. ‘Rabbin kim?’ diye kendisine sorduklarında: ‘Bilemiyorum.’ der. Veya bu iki melekten birini göstererek ‘Budur!’ der. Sonra dininden sorarlar, onu da bilemez. Ahir zaman Peygamberi Muhammed Sallallahu Aleyhi Ve Sellem hakkında sorarlar; ona da cevap veremez. Melekler kendisine ‘Hay sen bilmez olaydın!’ derler. Sonra demir topuz ile iki kulağı arasına vururlar. Feryadını, ins ve cin’den başka her yaratık duyar. Eğer bu topuz ile büyük bir dağa vurulsa dağ parça parça olurdu.

 

Sonra mezarından Cehennem’e bir pencere açılır ve Cehennem’deki yeri kendisine gösterilir. Nitekim Ali Fir’avn hakkında Allahû Teâlâ:

 

“(Azaptan biri de) ateştir ki onlar sabah akşam ona arz olunacaklar. Kıyamet koptuğu günde tıkın Ali Fir’avni en şiddetli azaba.” (El-Mümin 46) 

 

KABİR AZABI

 

Yukarıda Müslim ve Sünen sahiplerinin İbni Ömer (r.a.) ‘den rivayet ettikleri Hadis’te müminin durumu anlatılmıştı. Kâfir ve münafığı da kabir, alabildiğine sıkar ve kemikleri birbirine geçer. Sonra da bir Cehennem manzarasına döner. Buhari ile Müslim’in Hz. Aişe (r.a.) ‘den rivayetlerinde Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“Kabir azabı haktır ve onlar kabirlerinde öyle azab olurlar ki hayvanlar, onların azab seslerini duyarlar.” buyurmuştur.

 

Yine Buhari, Müslim ve Sünen sahiplerinin İbni Abbas (r.a.) ‘dan rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) iki mezara uğradı ve:

 

“Şunlar azab oluyorlar. Hâlbuki azab olmaları size göre büyük günahlardan sebep değildir. Bunlardan biri söz gezdirir, diğeri de bevlinden sakınmazdı.” buyurmuştur.

 

Bunun gibi kabrine yılanları musallat eder ve kıyamete kadar onu zehirler dururlar. İbni Ebu Şeybe ve İbni Mâce’nin Ebu Said el-Hudri (r.a.) ‘den rivayetlerinde Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“Kâfire mezarında 99 tane büyük yılan musallat olur. Kıyamete kadar onu sokar ve zehirlerler. Bunlardan bir tanesi dünyaya bir üflese zehrinden bir yeşillik bitmezdi.” buyurmuştur.

 

Hikâye edildiğine göre yolculuk halinde bulunan kafileden birisi ölür. Kendisi için bir mezar kazarlar, fakat bir sürü yılanlar karşılarına çıkar. Birkaç mezar yeri değiştirirler, her birinde aynı şekilde yılanlarla karşılaşırlar ve ne yapacaklarını şaşırırlar. Durumu Süfyan-ı Sevri hazretlerine sorarlar. Bu zat der ki:

 

‘Onu ilk kazdığınız mezara defnedin. Zira bütün dünyayı dolaşsanız, aynı yılanlar karşınıza çıkacaktır. Çünkü bu adam koğuculuk yapardı. Hâlbuki koğucuların mezarlarında yılanlarla azab olacaklarını biliyoruz.’

 

Hikâyelerde anlatıldığına göre, Cabir adında salih bir zatın kardeşi ölmüş, bu haberi alan Cabir’in iki kardeşliği taziyesine gidelim demişler ve gitmişler. Taziye etmişler fakat Cabir onlara iltifat etmemiş, matem içinde kıvranıp duruyor. Kardeşlikleri kendisine:

 

‘—Sen mukadderata razı salih bir kimsesin, bu feryadı figanın hikmeti nedir? diye sorarlar. Cabir:

 

—Evet, haklısınız, fakat ben kardeşimin ölümüne değil, onun akşam sabah karşılaştığı azab için matem içindeyim. der. Onlar merakla:

 

—Allah, Allah, kabir âlemi sana keşfedildi mi? derler. Cabir’i:

 

—Dün kardeşimi defnetmek için mezara inmiştim, defin işleri bitti. Eve geldim. Cüzdanımı aradım, bulamadım. Telaş ile mezara düşürdüğümü anladım. Kazma kürek aldım mezar başına gittim biraz kazdıktan sonra cüzdanımı buldum, fakat merak ettim, kardeşimin durumunu bir göreyim dedim. Başı ucundaki kerpici kaldırınca ateşten bir halkanın boynuna dolanmış olduğunu gördüm. Kardeşlik şefkatiyle bu halkayı almak istedimse de elim yandı ve mezarı kapadım geldim. İşte, yanığın izi parmaklarımdadır. Ben buna üzülerek ağlıyorum. dedi. Bu zatlar oradan ayrıldı ve Hasan-ı Basri’yi ziyarete giderek durumu kendisine anlattılar ve:

 

—Kâfire yapılan azab hakkında bize bir şey gösterilmez de, mümine yapılan bazen böyle tecessüm ettirilip bize gösteriliyor, bunun sebebi nedir? diye sorarlar. Hasan-ı Basri:

 

—Kâfirin kesin olarak Cehennem’de olduğundan kimsenin şüphesi yoktur. Fakat müminlerden azab olan bazı kimselerin gösterilmeleri, ondan ibret alıp kendimizi çeki düzen vermek içindir. Mesela, ateşten halka boynuna dolanan bu zat zekât borcunu vermezdi. İbret olarak bu gösterildi ki zenginler ders alsın ve zekât borçlarını ödesinler. Zekât vermeyenlerin böyle azab olacağını:

 

“Allah fazl (-u kereminden) kendilerine verdiğini (sarf-u infakta) cimrilik edenler zinhar bunun, kendileri için bir hayır olduğunu sanmasın (lar). Bilakis bu, onlar için bir şerdir. Onların cimrilik ettikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır.” (Ali-İmran 180) Ayet-i Celile’si bize haber vermektedir.’ dedi.

 

Aziz kardeşim, şurasını da iyi bil ki, kabrin sıkıştırmasından Peygamberler ile şehidlerden ve bir de Hz. Ali (r.a.) ‘ın annesi ve Esed’in kızı Fatma’dan başka kimse kurtulamayacaktır. Zira Taberani’nin rivayetinde Resulü Ekrem (s.a.v.) bu kadının mezarına inmiş ve:

 

“Allah’ım, Peygamberlerinin ve bütün geçmiş Peygamberlerin hakkı için bu Fatma’ya rahmet et ve kabrini genişlendir.” diye dua etmiştir. Evet, mezar herkesi sıkıştıracak fakat bu sıkıştırmak muttaki müminlere rahmet, kâfir ve asilere azab olacaktır. Çünkü mezarın mümin muttakileri sıkıştırması, ağlayan bir yavruyu annenin bağrına basması gibidir. Fakat kâfir ve asilerin kemikleri birbirine geçer gibi sıkıştırılacaklardır.

 

Şurasını da iyi bil ki, Ehli Sünnet’e göre kabir azabı, ruh ve bedenin her ikisine birden yapılacaktır. Adamın ateşte yanması, suda boğulması, yırtıcı hayvanların karnına girmesi gibi haller, buna mani değildir. Bu, aklen mümkün olduğu gibi, nakil de bu şekilde varid olmuştur. Allahû Teâlâ’nın her şeye kadir olduğunu bilmek ve buna böyle inanmak vaciptir.

 

Şunu da bil ki, kabir azabı, biri daimi, diğeri de geçici olmak üzere ikiye ayrılır. Kâfirler, münafıklar ve bazı asilerin azabı daimdir. Müminlerden diğer bazı kusur sahiplerinin azabı da muvakkattir. Cezalarını çektikten sonra azapları kaldırılır veya ardlarında yapılan hayır dualar, verilen sadakalar azaplarının kaldırılmasına vesile olur. Nitekim Müslim’in Ebu Hureyre (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“İnsan öldüğü vakit amel defteri dürülür ve artık sevap ve günahtan defterine bir şey yazılmaz. Ancak, devamlı sadaka (cami, köprü, yol, çeşme, hastane, ağaç ve meyve ağacı gibi devam eden) yahut faydalanılan bir ilim, (bir kitap bırakmak, yazmak, oturup talebe yetiştirmek gibi…) veya kendisi için hayır dua edecek salih bir evlat (bırakırsa öldükten sonra bunlardan istifade eder ve defterine devamlı sevap yazılır ve bu sayede kabir azabı kaldırılır.)” buyurdu.

 

Her ne kadar bazı hallerde bazı kimselere kabir azabından bir şeyler gösterilir veya bu manevi âlem madde yönünden tecessüm ettirilirse de, gerçekte kabir azabı gayb âleminden olduğu için biz bu duyularımızla onu bilemeyiz. Bunlar, nakil ile bize bildirildiği için, buna inanmak bize vaciptir. Keyfiyetine gelince, en doğrusu, onu da Allah’a havale etmektir. Kabir azabına inanırız, keyfiyetini de Allah’a havale ederiz.

 

Kabir azabının doğruluğunu ifade eden akli delil, uyku halleridir. Uykuda olan bir adam gördüğü güzel rüyanın zevkine vardığı gibi, gördüğü korkunç rüyanın da ıstırabını çeker. Etrafında uyanık bulunanlar ise bu durumdan habersizlerdir.

 

Onlara sorsan: “Adam uyuyor” derler ve başka bir şey bilmezler. İşte ölü de böyledir. Görülen âlemden görülmeyen âleme intikal etmiştir. O bizim yanımızda Cennet’in zevkine vardığı gibi, Cehennem’in azabını da çeker fakat bizim bundan haberimiz olamaz. Çünkü bizim duyularımız o gizli âlemi idrak edemez.

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s