Ahiret Günü 09

 

“Kıyamet gününde insanlar öyle terlerler ki, terleri yetmiş arşın yerin derinliğine nüfuz eder ve halk kulaklarına kadar ter içinde kalır.”

 

İnsanlar mahşer yerinde o kadar sıkışacak ki, buralardan kurtulmak için Cehennem’e gitmeğe bile razı olacaklardır.

 

Mahşer yerinin güçlüklerinden birisi de, Cehennem’in mahşer yerine getirilmiş olmasıdır. Cehennem’in yetmiş bin yuları vardır. Her bir yularını yetmiş bin melek çeker, olduğu halde mahşer yerine getirilir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de:

 

“Ki o gün Cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün (her şeyi) hatırlayacak fakat hatırlamadan ona ne (fayda)?” (El-Fecr 23) buyrulmuştur. 

 

Müslim ile Tirmizi’nin İbni Mesud (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Cehennem mahşer yerine getirilir. Cehennem’in yetmiş bin yuları vardır ve her yularını da yetmiş bin melek çeker. Cehennem getirildiği vakit şiddetli uğultu ve korkunç sesler çıkarır.” Nitekim Kuran-ı Kerim’de:

 

“Bu, kendilerini uzak bir yerden gördüğü zaman onlar bunun o müthiş gazaplanışını ve uğultusunu duyacaklardır.” (El-Furkan 12) buyrulmuştur. Diğer Ayet’i Kerime’de de şöyle buyrulmuştur:

 

“O’nun içine atıldıkları zaman onun kaynar haldeki bed sesini işittiler (işitirler).” (El-Mülk 7)

 

Mahşer halkına yaklaştığı vakit Cehennem’den, bir boğaz şeklinde bir hortum çıkar ve : “Ben üç sınıf insana müvekkel kılındım, onları almağa memurum. Bunlar: Allah’a şirk koşup dualarında Allah’a ortak koşanlar, muannid zalimler ve tasvirciler, heykel ve suret yapanlardır.” der. İşte bu üç sınıfı kuşların yemi toplaması gibi toplayacaktır. Uzun müddet sürmekle beraber, kısaca hesap vermek için beklenilen yerin durumu bundan ibarettir. Gözler yukarı kaldırılmış, herkes hesabının görülmesini beklemektedir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de:

 

“O zalimlerin yapacaklarından dolayı Allah’ı gafil zannetme. Sakın O bunları ancak öyle bir gün için geciktiriyor ki o (gün) gözler (şaşkınlıkla) belerip kalacaktır.” (İbrahim 42) buyrulmuştur.

 

Mahşer yerinde insanların derecelere ayrılmalarına ve gizli hallerinin açığa çıkmasına gelince: Sâbikûn (hayır yarışlarında öne geçenler) ile müminlerden bazıları güneşin hararetinden uzakta kalır ve hatta Arş-ı Azamın gölgesinde gölgelenirler. O günde Arş-ı Azamın gölgesinde olabilmek için ne gibi amellerde bulunmak gerektiğini anlatayım ki, belki o amelleri işler ve gölgelenecek bahtiyarlardan olursun. Buhari ile Müslim’in Ebu Hureyre (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Yedi kimseyi, Allahû Teâlâ, kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan bir günde, Arş’ın gölgesinde gölgelendirecektir. Bunlar da: Adaletle hükmeden imam, genç yaşta ibadet eden, kalbi camilere bağlı olan kimse, Allah için sevişen ve bu sevgi ile birleşen ve ayrılan iki kişi, güzel ve mansıp (mevkii) sahibi bir kadın kendisini davet eder de: “Ben Allah’tan korkarım.” diye yanaşmaktan çekinen kimse, sağ elinin verdiği sadakayı sol eli bilmeyecek derecede sadakayı gizli veren kimse, yalnız bir yerde Allah’ı hatırlayıp da gözleri yaşaran kimse.”

 

Bu yedi sınıf insan, kıyamet gününde Arş-ı Azam gölgesinde gölgeleneceklerdir. Hâlbuki insanlar güneşin altında kalacaklardır. Bunlardan bir kısmı nurdan kürsilerde oturacak ki bunlar, Allah için sevişen kimselerdir.  Nitekim sahih bir Kudsi Hadis’te:

 

“Allah için sevişenlere nurdan kürsiler hazırlarım. Peygamberler ve şehidler bile bunlara imrenir. Gerçekte bunlar ne peygamberdir ve ne de şehiddirler.”  buyrulmuştur.

 

Diğer mahşer halkı da sadakasının gölgesine sığınacaktır. Resulü Ekrem (s.a.v.)’den bu hususta rivayetler vardır. Yukarıda öğrendiğin gibi, terlere gark olmaktan da insanlar derecelere ayrılmıştı.

 

Herkesin amelinin bilinmesine gelince: Kâfirler kör ve yüzleri karadır. Nitekim Kuran-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

 

“Kim benim zikrimden yüz çevirirse onun hakkı da dar bir geçimdir. Ve biz onu kıyamet gününde kör olarak haşredeceğiz. (Artık o zaman) O: Rabbim, beni niçin kör haşrettin? Hâlbuki ben hakikaten görücü idim.” demiştir. (Allah da şöyle) buyurmuştur: Öyledir, sana Ayet’lerimiz geldi de sen onları unuttun. İşte bugün de sen öylece unutulursun.” (Taha 124–126) Yine Allahû Teâlâ:

 

“Kim bu (dünya) da kör olursa o, Ahiret’te de kördür, yolca da daha şaşkındır.” (El-İsrâ 72) buyurmuştur. 

 

İşte kâfir ve münafıklar böyle körlükleri ve yüz karalıkları ile bilinirler. Tevbe etmeden ölen bazı günahkârlar da amelleri ile bilinirler.

 

Dünyada ululuk taslayanlar, ayakaltlarında kalır ve perişan halleriyle bilinirler. Nitekim Hadis-i Şerif’te:

 

“Mütekebbirler, kıyamet gününde küçük karıncalar gibi ayakaltlarında ezilirler.” buyrulmuştur.

 

Ribâ (faiz) yiyenler, cinnet hastalığına yakalanmış bir halde mahşer yerine gelirler. Nitekim Ayet-i Celile’de:

 

“Ribâ (faiz) yiyenler kendilerini şeytan çarpmış (birer mecnun) dan başka bir halde (kabirlerinden) kalkmazlar.” (El-Bakara 275)

 

İhtiyacı olmadan dilenen yüzsüzler ise, yüzlerinde hiç et olmadan yalnız kemik olduğu halde haşrolurlar. Nitekim Buhari ile Müslim’in İbni Ömer (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Kişi, insanlardan dilene dilene, nihayet kıyamet günü yüzünde hiç et parçası olmadığı halde mahşer yerine gelir.”

 

Malının zekâtını vermeyenler, vermedikleri zekât cinsi ile azab olurlar. İnsanlar bunları da böylece tanır. Buhari, Müslim ve Ahmed’in Ebu Hureyre (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Altın ve gümüş saklayıp zekâtını vermeyenlere, o altın ve gümüş ateşte iyice kızdırıldıktan sonra alınları ve yanları onunla iyice dağlanır. Bizim dünya senemizle elli bin sene kadar olan kıyamet gününde, Allahû Teâlâ insanlar arasında hükmedinceye kadar bu hal tekrar olunur. (Hesabı görüldükten) sonra da Cennet’in veya Cehennem’in yolunu tutar. Devesinin zekâtını vermeyen kimse, düz bir sahaya yatırılır. Deve de en semiz bir halde olarak tabanları ile o kimseyi çiğner. Böylece biri geçer diğeri gelir. Bu hali elli bin sene miktarında olan bir günde Allahû Teâlâ kullarının hesabını görünceye kadar devam eder. (Hesap görüldükten) sonra ya Cennet’in veya Cehennem’in yolunu tutar. Koyunu olup da zekâtını vermeyen kimse, (kıyamet gününde) düz bir sahada yüzükoyun yatırılır. İçlerinde eğri boynuzlu veya boynuzu kırık bir koyun bulunmayarak, o adamı tırnakları ile çiğner, boynuzlarıyla süserler. Böylece biri gider diğeri gelir.

 

Bu hal, elli bin sene kadar olan günde Allahû Teâlâ insanların hesaplarını görünceye kadar, devam eder. (Hesapları görüldükten) sonra ya Cennet’in veya Cehennem’in yolunu tutarlar.” Nitekim Kuran-ı Kerim’de:

 

“Altın ve gümüşü yığıp ve biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar (yok mu?) İşte bunlara pek acıklı bir azab muştula. O gün bunlar, üzerlerinde (yakılacak) Cehennem ateşinin içinde kızdırılacak da o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak, işte bu, (denilecek), nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız.” (Et-Tevbe 34–35) buyrulmuştur.

 

Bunlar, Allahû Teâlâ’nın borç kıldığı haklardır. Diğer kul haklarına gelince: Gasp edip çaldığı, zulüm ve haksızlıkla elde ettiği serveti, her ne cinsten ise, sırtında taşıdığı halde mahşer yerine gelecektir. Allahû Teâlâ bu hususta şöyle buyurur:

 

“Onlar (günah) yüklerini sırtlarının üstüne yükleyerek, demişler, (diyecekler) ki: Orada (hayatta) yaptığımız taksirlerden dolayı eyvah bize. Dikkat edin, ne kötüdür o yüklenip taşıyacakları şeyler.” (El-Enam 31) Diğer Ayet-i Kerime’de:

 

“Kim böyle hainlik eder (ganimet ve ammeye ait hâsılattan bir şey aşırır gizler) se kıyamet günü hainlik ettiği şey (in günahını) yüklenerek gelir.” (Ali-İmran 161) Başka Ayet-i Celile’de:

 

“Eğer yükü (günahı) ağır bir kişi (diğer birini) onu taşımaya çağırırsa bu, hısımı da olsa, kendisine ondan hiçbir şey yükletil (mesine rıza göster) mez.” (Fatır 17) buyrulmuştur.

 

Buhari ile Müslim de Ebu Humayd es-Saidi (r.a.) ‘den rivayet ettikleri Hadis’de, Resulü Ekrem (s.av.):

 

“Vallahi, hakkı olmadan sizden bir şey alan kimse, kıyamet gününde onu sırtında yüklenmiş olduğu halde gelir. Deve ise deveyi yüklenir ve deve korkunç sesler çıkarır. Sığır ise korkunç böğürmesiyle onu taşır. Koyun ise koyunu taşır.” buyurdu ve sonra koltuk altları görününceye kadar ellerini kaldırdı ve:

 

“Allah’ım tebliğ ettim mi?” dedi. Hatta haksız olarak zimmetine geçirdiği toprak parçası ise, yerin dibinden itibaren onu sırtında taşıyarak mahşer yerine gelir. Bu hususta Buhari ile Müslim’in Hz. Aişe (r.anha) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Bir kimse haksızlıkla bir karış toprağı zimmetine geçirirse, o yerin yedi katı da o kimsenin boynuna geçirilir.”

 

O günde bazı kimseleri inme inmiş gibi bir tarafını tutmaz ve titrer vaziyette görürsün. Bu da dünyada aileleri arasında adalete riayet etmeyen kimsedir. Bu hususta Sünen sahiplerinin Ebu Hureyre (r.a.) ‘den rivayet ettikleri bir Hadis-i Şerifte, Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“İki karısı olup da aralarında adalet etmeyen bir tarafına inme inmiş olduğu halde mahşer yerine gelir.” buyurmuştur.

 

Bu anlattıklarımız, kötü ameller yönünden kimselerdir. Bunun gibi salih amel sahipleri de bilinirler.

 

Hesap verme yerinde beklenirken her amelin bir meziyeti ve eseri görülür. Allah için sevişenlerin Arş-ı Azamın gölgesinde ve nurdan kürsiler üzerinde olduklarını, sadaka sahiplerinin sadakalarının gölgesinde bulunup, hararetten ve Cehennem ateşinden korunduklarını yukarıda söylemiştik. Bu hususta Buhari, Müslim ve Nesei’nin Adiy b. Hatim (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Bir yarım hurma ile olsun, ateşten korunabilenler, bunu yapsın.”

 

Namaz ve eseri:

 

Namaz kılanların yüz, el ve ayakları yani abdest azaları nurlu olduğu halde mahşer yerine gelecek ve zaten ışıklarını bu nurlardan temin edeceklerdir. Fakat münafık ve kâfirlerde böyle bir nur olmayacaktır. Bu husustaki Ayet’ler:

 

“O günde ki erkek münafıklarla kadın münafıklar, iman etmiş olanlara: Bizi bekleyin, nurunuzdan bir parça ışık alalım, diyecek (ler) dir.” (El-Hadid 13)

 

“O gün Allah Peygamberini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmeyecek, nurları önlerine ve sağlarında koşacak, Ey Rabbimiz, diyecekler, Bizim nurumuzu tamamla, bizi yarlığa. Şüphesiz ki Sen her şeye hakkıyla kadirsin.” (Et-Tahrim 12)

 

“O günde ki erkek müminlerle kadın müminleri – nurları önlerinde ve sağlarından koşar bir halde – görürsün (Melekler onlara): Bugün sizin müjdeniz hepinizin içlerinde ebedi kalacağınız, altlarında ırmaklar akan Cennet’lerdir (diyeceklerdir). İşte bu, büyük murada ermenin ta kendisidir.” (El-Hadis 12)

 

Bu husustaki bazı Hadis’ler:

 

Bir Hadis-i Şerif’te Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“Namaz, nurdur.” buyurmuştur. Buhari, Müslim ve Nesei’nin Ebu Hureyre (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) söyle buyurmuştur:

 

“Muhakkak ümmetim kıyamet gününde abdest nurlarından yüzleri, el ve ayakları parlar olduğu bir halde çağırılırlar. Gücü yetenler bu parlaklığı artırsınlar.”

 

Ezâna gelince:

 

Hesap verme yerinde müezzinler, uzun boyunları ile bilinecekler. Müslim’in Muâviye (r.a.) ‘den rivayetinde Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Kıyamet gününde müezzinlerin boyunları herkesten uzun olacaktır.”

 

İşte hesap verme yerinde bazı tanımaları bize bildiren sahih rivayetleri size anlattık. Ayrıca her Peygamberin bir havzı var ve o şiddetli hararet gününde ümmetini kendi havuzundan sulayacaktır. Şüphesiz en büyük havuz,  Allahû Teâlâ’nın:

 

“Sana Kevseri verdik.” (El-Kevser 1) buyurmasıyla vaad ettiği Resulü Ekrem’in havzıdır. Aslında Kevser, Cennet’te bir ırmaktır. Bu havzın etrafında toplanır ve oradan ümmetini suvarır. Tirmizi’nin Enes (r.a.) ‘den rivayetinde, Resulü Ekrem (s.a.v.)’e “Kevser nedir?” diye sorduklarında:

 

“Cennet’te bir ırmaktır. Rabbim onu bana verdi. Sütten beyaz ve baldan tatlıdır. Etrafında, deveboynu gibi boyunları olan kuşlar, vardır.” buyurmuştur.

 

Oruca gelince:

 

Oruç tutanların ağızları misk gibi koku saçar olduğu halde mahşer yerine gelirler. Buhari ile Müslim’in Ebu Hureyre (r.a.) ‘den rivayetlerinde Resulü Ekrem (s.a.v.): “Nefsim kabze-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha kıymetlidir.” buyurmuştur.

 

Tirmizi’nin Semure b. Cündüp (r.a.) ‘den rivayetinde, Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

 

“Her Peygamberin bir havzı vardır. Her Peygamber, benim havzıma gelen daha çok, diye sevinir. Ben umarım ki en çok insan benim havzıma uğrayacaktır.” buyurmuştur. Yine Müslim ve Tirmizi’nin Ebu Zer (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Ebu Zer, Resulü Ekrem’e havzın bardaklarından sordu. Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, onun bardakları açık ve karanlık bir gecede gözüken yıldızların sayısından daha çoktur ve onlar Cennet bardaklarıdır. Buradan içen bir daha susamaz. Amman ile Eyle arasındaki mesafe genişliğinde iki oluğu vardır. Suyu oluklardan dökülür; sütten beyaz ve baldan tatlıdır.” buyurmuştur. Aziz kardeşim! Allah hepimize bir daha susamamak şartıyla Havz-ı Kevser’den içmeği nasip etsin. Şunu bil ki, Havz-ı Kevser’den ancak, Resulü Ekrem’in (s.a.v.) sünnetine uyan ve O’nun gösterdiği yoldan gidenler içerler. Buhari ile Müslim’in İbni Mesud (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.):

 

“Ben sizden önce havzın başına giderim. Sizden bazı kimseler havızdan içmek için bana gelir. Ben de onları içirmek üzere iken, melekler onları uzaklaştırır.

Ben “Onlar benim Ashabım, niçin onları uzaklaştırıyorsunuz?” dediğimde, “Sen bilmezsin, onların senden sonra neler yaptıklarını, ya Resulullah.” derler.  Ben de: Benden sonra durumunu değiştirenler benden uzak olsunlar derim.” buyurmuştur.

 

Bu vaziyette, güneşin ve mahşer yerinin harareti, o günün şiddet ve dehşeti uzayıp gidince mahşer halkı artık dayanamaz bir hale gelir ve mahkemenin başlaması için bir şefaatçi aramağa çalışırlar. Âdem, Nuh, İbrahim, Musa ve İsa Aleyhi’s-selam gibi Peygamberlere başvursalar da, hepsi birer mazeret göstererek, şefaat edemeyeceklerini beyan ederler. Çünkü bu şefaat onların değil, yüce Peygamber Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’indir! En son âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed Aleyhi’s-selam’a gelecekler ve O:

 

“Evet, ben şefaat edeceğim. Zira bu, Rabbimin bana vaad ettiği makam-ı mahmud’dur.” diyecektir.

 

“Gecenin bir kısmına da uyanıp, sırf sana mahsus fazla (bir ibadet) olmak üzere onunla (Kuran ile) gece namazı kıl. Ümit edebilirsin. Rabbin seni bir makam-ı mahmud’a gönderecektir.” (El-İsrâ 79) buyrulmuştur.

 

Yine Buhari, Müslim ve diğerlerinin Ebu Hureyre (r.a.) ‘den rivayetlerinde, Ebu Hureyre diyor ki: ‘Biz Resulü Ekrem ile davette idik. Kendisine bir but verilmişti. Resulü Ekrem kol ve bacak etini çok severdi ve ondan hoşlanırdı. Ondan ısırdıktan sonra’ :

 

“Ben kıyamet gününde insanların efendisiyim. Neden böyle olduğunu bilir misiniz? Allahû Teâlâ bütün yaratıkları bir araya toplar. Öyle ki, bakan, hepsini görür ve bağıran hepsine duyurur. Güneş başlarına yaklaşır, dayanılmayacak bir sıkıntı ile karşılaşırlar. Bunun üzerine mahşer halkı birbirine ‘Görmüyor musunuz bu çektiğimizi, kurtulmamız için Allahû Teâlâ’ya delalet edecek bir şefaatçi bulmak çaresine neden bakmıyorsunuz?’ diyecekler. Bunun üzerine içlerinden bazısının: ‘Haydi babanız Âdem Aleyhi’s-selam’a müracaat ediniz.’ demesi üzerine, mahşer halkı Âdem Aleyhi’s-selam’a gelerek: ‘Ey Âdem, sen hem beşerin babasısın, hem de Allahû Teâlâ seni kudret eliyle yarattı, sana kendi ruhundan hayat verdi ve sana tazim etmelerini meleklere emretti. Allahû Teâlâ seni Cennet’e iskân etti. Şu perişan halimizi görüyorsun, Allah katında bize şefaat etmez misin? Ey atamız’, diye rica ve niyazda bulunacaklar.

 

Âdem Aleyhi’s-selam da: ‘Rabbin Teâlâ bugün öyle celallidir ki, şimdiye kadar böyle bir gazab etmemiş, bundan sonra da bu türlü gazab etmez. Aynı zamanda Allahû Teâlâ, Cennet meyvelerinden birini yemekten men etmişken o memnu meyvelerden yiyip Allah’a asi olmuştum. (Size şefaat edemem, kendimi düşünüyorum), vay nefsim, vay nefsim. Kendimi kurtarabilirsem bana kâfi, siz başka bir şefaatçi bulunuz; Nuh Aleyhi’s-selam’a gidiniz.’ diyecek. Onlar da Nuh Peygambere gidip: ‘Ey Nuh, sen yeryüzünün ilk resulüsün. Allahû Teâlâ sana (Kuran-ı Kerim’de:) “çok şükreden kul” adını verdi. İçinde bulunduğumuz elemli vaziyeti görmüyor, karşılaştığımız şu musibeti bilmiyor musunuz? Ne olur, bizim için Rabbimize bir şefaatte bulun da hesabımız başlasın.’ diyecekler Nuh Aleyhi’s-selam da:  Bugün Rabbim Teâlâ’nın Celal sıfatı öyle tecelli etmiştir ki, şimdiye kadar misli görülmemiş ve bundan sonra da görülmeyecektir. Bir de, ben kavmimin helaki için dua etmiştim. Nefsi, nefsi, nefsi. Şimdi siz başka bir şefaatçi arayınız, İbrahim Aleyhi’s-selam’a gidiniz.’ diyecek. Onlar da Hz. İbrahim’e gelecekler ve: ‘Ey İbrahim, Sen hem Allah’ın Peygamberi ve hem de dostusun. Ne olursun bize şefaat eyle, şu acıklı halimizi görmüyor musun?’ diyecekler. İbrahim Aleyhi’s-selam da: ‘Rabbim Teâlâ Hazretleri bugün öyle celalidir ki, şimdiye kadar misli görülmemiş ve bundan sonra da görülmeyecektir. Bir de ben, üç yerde yalan söylemiştim. Nefsi, nefsi, nefsi. Siz başka bir şefaatçi arayınız; Musa Peygambere gidiniz.’ diyecektir. Onlar da Musa Aleyhi’s-selam’a varıp: ‘Ey Musa Sen Allah’ın Resulüsün, Seni risalet ve kelamı ile insanlar üzerine üstün kıldı. Rabbimiz katında bize şefaat et, içinde bulunduğumuz yürekler parçalayıcı halimizi görmüyor musun?’ diyecekler. Musa Aleyhi’s-selam ise: ‘Rabbim Teâlâ bugün öyle celallidir ki, bu ana kadar misli görülmemiş ve bundan sonra da görülmeyecektir. Aynı zamanda ben, öldürülmesiyle emr olunmadığım bir adamı öldürdüm. Vay nefsim, vay nefsim, vay nefsim. Siz, benden başka bir şefaatçi arayınız.’ diyecektir. Bunun üzerine onlar da İsa Aleyhi’s-selam’a gidecekler ve: ‘Ey İsa, Sen Allah’ın Resulü ve Ruhusun ki, beşikte sabi iken insanlarla konuştun. Ne olur bize şefaat et, içinde bulunduğumuz şu acıklı halimizi görmüyor musun?’ diyecekler. İsa Aleyhi’s-selam da onlara: ‘Bugün Rabbim Celallidir. Öyle ki, bugüne kadar misli görülmemiş ve bundan sonra da görülmeyecektir.’ diyecek ve bir günah zikretmeyecektir. O da: ‘Nefsi, nefsi, nefsi, siz başka bir şefaatçi bulunuz; Muhammed Aleyhi’s-selam’a gidiniz.’ diyecek. Onlar da Muhammed Aleyhi’s-selam’a gelerek: ‘Sen Allah’ın Resulü ve Peygamberlerin sonuncusu, geçmiş gelecek günahların da bağışlanmıştır. Rabbin Teâlâ’ya hakkımızda şefaat et. Karşılaştığımız bu elim vaziyeti görüyorsun.’ diyecekler. Bunun üzerine ben de hemen Arş-ı Rahman’ın altına gider secdeye kapanırım. Sonra secdede, Allahû Teâlâ benden evvel hiçbir Peygambere ilham etmediği en güzel hamdü senayı bana ilham buyuracak. Ben ilham olunduğum şekilde Allahû Teâlâ’yı hamdü sena edeceğim. Sonra Cenab-ı Hak bana:

 

‘—Başını secdeden kaldır, Ya Muhammed. İste dilediğin verilecek, şefaat et, kabul edilecektir.’ Ben de başımı kaldırıp: ‘Ümmetim, ümmetim, Ya Rabb ümmetim’ diye ümmetim hakkında şefaat edeceğim. Allahû Teâlâ bana: ‘Ya Muhammed ümmetinden hesabı olmayanları Cennet’in sağındaki kapıdan içeriye koy.’ buyurur. Bunlar, diğer kapılardan da girmeğe hakları vardır.” Sonra da devamla buyurur ki:

 

“Nefsim kabza-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, Cennet’in kapı kanatlarından iki kanadın arası Mekke ile Hacer veya Mekke ile Busra arası kadar geniştir.” buyurdu.

 

İşte bu, Allahû Teâlâ’nın Resulü Ekrem’e vaat ettiği ‘Makam-ı Mahmud’dur. Mahşer halkının önce diğer Peygamberlere gitmeleri, Resulü Ekrem’in üstünlüğünü beyan içindir.

 

Şimdi sen, bu hesapsız Cennet’e girenlerin kimler olduğunu ve amellerinin neden ibaret bulunduğunu merak etmektesin. Ben, onları sana bildireyim:

 

Aziz kardeşim, onlar: Allah’a tevekkül edip, işlerini Allah’a havale eden kimselerdir. Buhari ile Müslim’in İbni Abbas (r.a.) ‘dan rivayetlerinde, Resulü Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurdu:

 

“Ümmetimden yetmiş bin kişinin ve her birinin yanında yetmiş bin olmak üzere, hesapsız olarak Cennet’e girmelerini Allahû Teâlâ vaat etti.” Bunların kimler olduğu kendisinden sorulduğunda: “Bunlar efsûn yapmazlar; yaptırmak da istemezler, Rablerine tevekkül ederler.” buyurdu.

 

Yukarıda verdiğim izahatlardan anlaşıldığı gibi, mahşer yerinde insanlar üç sınıftır. Bunların bir kısmı Sâbikûn (hayır yarışında öne geçenler) ‘dur, hesapsız Cennet’e girecek bunlardır. İkinci sınıf, Ashab-ı yemindir. Bunlar, kitapları sağlarından verilen müminlerdir. Üçüncü sınıf, Ashab-ı Şimaldir. Bunlar da kâfir ve münafıklardır ki, kitapları sol taraflarından verilir. Bunları da yakında bileceksin.

 

Resulü Ekrem’in şefaatinden sonra hesap başlar. Allah, Seri-ul-Hisap’tır.

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s