DÜĞÜN VE ÇANAKKALE ZAFERİ

 

 

   ĞÜN VE ÇANAKKALE ZAFERİ

 

O gün pazardı. Aişe ile Kasım’ın düğünleri vardı. Kanlı Tabyalar köyünün büyükleri sabah namazından sonra dualarla, âminlerle Aişe’yi evinden alıp, Kasım’ın evine getirmişlerdi. Mevlidler ve Kur’anlar okundu, yemekler yendi, başaçımı yapıldı. Damat sağdıcıyla birlikte halkın ortasında hürmetle bir müddet ayakta bekletildi. Bu arada köyün tadı tuzu Kuru Ahmet gür sesiyle:

 

            — Verelim Muhammed’e (Sallallahu Aleyhi Ve sellem) Salâvat. Salli Ala Muhammed (Sallallahu Aleyhi Ve sellem),

            — İsmail Ağa Yeğenin güveyi oldu. Neyin var?

            — Bi tarla bi inek.

            — Emmisinden bi tarla bi inek. Allah bereket versin.

            — Dedesiii! Torununun güveyi oldu. Ne veriyorsun?

            — On goyun bi goç.

    Dedesinden on goyun bi goç. Allah bereket versin. Allah dedesine daha çok versin.

 

Amcası, dayısı, ebesi, dostları derken damat beye bir hayli para birikmişti.

 

            Baş açımı bitti, duası yapıldı, paralar Kasım’ın cebine dolduruldu. Hocasının, amcasının, dedesinin ve diğer büyüklerin elini öptü, hayır dualarını aldı. Camiyi ve avluyu dolduran köylü bölük bölük dağılıyordu. İkindi iyice yaklaşmıştı. Fakat hayret! Niçin dağılan kalabalık geri geliyordu. Kasım’ın dikkatini çekti. Biraz ileriye doğru baktı. Ortalarında üç asker vardı. Herkes dikkat kesilmiş onlara bakıyordu.

 

    Açılın, açılın misafirlere yol verin.

Caminin kapısına kadar gelmişlerdi. Köyün yaşlı imamı; sol ayağını cami kapısından dışarı atarken; o ihlâs ve aşk dolu sesiyle;

 

      Bismillah, Vessalatü Vesselamu Ala Rasulillah Va’sımni Mineşşeytanirracim Eselüke Minfadlik (Allah’ım, rahmetten kovulmuş şeytanın şerrinden beni koru senin lütfunu isterim.) diyerek sol ayağı ile camiden çıkıyordu.

Birdenbire üç askerle karşılaşınca şaşırdı.

 

— Esselamu Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü. Hoş geldiniz evlatlar, sefa geldiniz. Ayakta kalmayın. Oturun hele şöyle; hayırdır inşallah.

— Ahmet Ağa! Düğün yemeğinin bereketinden bu aslanlara da bi sofra çıkar. Yesinler, dinlensinler. Sonra sohbet ederiz.

— Hocam! Eksik olmayın. Sağ olun, var olun. Bizim dinlenecek vaktimiz yok. Görevimizi yapıp dönmek istiyoruz.

— Bu kadar acele mi? Ateş almaya mı geldiniz.

    Evet, hocam isabet buyurdunuz. Köyünüzden ateş olup hain düşmanı yakacak gençler toplayıp, akşam olmadan da dönmek üzere buraya geldik.

 

Hınca hınç, o kalabalıktan tek ses çıkmıyordu. Nefes bile almıyorlardı. Sanki halk, birdenbire düğün havasından bambaşka bir dünyaya göç etmişti.

 

    Ne düşmanı evlatlar. Burası dağ başı dünyadan haberimiz yok. Heyecanlanmayın da şu hain düşmanı iyice bir anlatın.

 

İçlerinden birisi hürmetle:

 

— Hocam! İngilizler kandırdıkları bir kısım gafil Hindularla birlikte Çanakkale’ye kadar geldiler. Maksatları, oradan İstanbul’a gelmek İslam’ın payitahtını (başkent) işgal etmek; ezanları susturmak, ırzları çiğnemek, bin yıllık İslam yurdunu Hıristiyanlaştırmak. Sizleri esir etmek. Çoluk çocuk herkesi doğramak. Gâvur bu “Hınzırdan post, gâvurdan dost olur mu?” Aklına gelen her pisliği yapar. İşte bunlara “dur” diyecek yiğitleri toplayıp, gün batmadan ilçeye hareket etmemiz lazım. Emir böyle. Allah izin verirse oradan da Çanakkale’ye gideceğiz.

 

Balkanları, Trablusgarp’ı ve daha nicelerini görmüş yaşamış imam efendinin birdenbire yüz hatları gerilmiş, kaşları çatılmış, bakışları ufka çevrilmişti.

Kükremeye hazırlanan bir aslan kesilmişti. Yaşlılığı unutulmuştu. Bastonunu kaldırmış, hasmına hücum eder gibi bir ruh haletine girmişti. İstikbali gören bir edayla:

 

— Bre kâfirler! Geldiğiniz gibi gideceksiniz, ya da balıklara yem olacaksınız…

 

Bu söz, bölük komutanının işaretiydi sanki. Birkaç dakikada, caminin içinde ve dışında bulunan bir grup yiğit, yaşlı-başlı, ama iman dolu yiğitlik dolu, Allah ve

Peygamber aşkı dolu imam efendi önünde toplanıvermişti.

 

— Berhudar olasınız evlatlar. Cennette Peygamber’e (Sallallahu Aleyhi Ve Selem) komşu olasınız. Cenab-ı Allah yardımcınız olsun. Ama yetmez bu kadar adam. Köyde bağda duymayanlar var.

 

Saatine baktı. Ezan vakti gelmişti. Tombul hafıza dönerek:

 

— Haydi hafız! Hem ezan oku hem de sala ver. Peşinden de üç kere:

“Ey Ahali! Duyduk duymadık demeyin! Düşman Çanakkale’ye hücum etti. Din, devlet vatan ve namus tehlikede. Eli silah tutan herkes, ikindi namazından sonra köy meydanında toplansın” diye ilan et. Kalabalıktan yer yer, “Hasbunanallahi ve ni’melvekil ni’mel Mevla ve ni’men nasir. Gufraneke Rabbena ve ileykel masir.” Sesleri yükselmeye başladı. Ezan okundu. Salalar verildi, ilanlar yapıldı ve şimşek hızıyla haber, bütün köye yayıldı. Namazdan sonra bütün İslam âlemine ve ordumuza zafer ve yardım duaları yapıldı. Köylü sükûnet içinde dağılırken, muhtar köyün kizirini (bekçisini) çağırdı:

 

— Halaşların Hasan’ ı, Şililerin Nuri’sini, Ayanoğlu’nun Uzun Ahmet’ini bul. Köyün kenarlarında, bağda, bahçede olanlara da çabuk haber ver. Çok acele köy meydanında toplansınlar. Herkes gitmiş, Kasım ve birkaç yakını kalmıştı. Daha bu sabah evine gelen helaline, -Aişe’ye- bu kararını nasıl bildirecekti. O gece zifaf (gerdek) geceleriydi, haber vermeden gitmek olur muydu? Daha birçok sorular geçti kafasından. Yatsı namazını kılıp, cemaatle evine getirilip dua ve âmin ile evine sokulmadan, gelin hanımın yanına girmek de ayıptı adetlerine göre. Ne yapmalıydı? Düşündü ve karar verdi. Büyüklerinden izin alacaktı ve çok kısa da olsa, helalini bu kararından haberdar edecekti. Öyle yaptı ve onlar da uygun gördüler.

 

            Kasım, Aişe’sine askerlerin gelişini, akşam olmadan ilçeye hareket etmeleri lazım geldiğini anlattı. Ondan niyetine uygun bir cevap bekliyordu.

Bundan sonraki konuşmaları şiir diliyle şöyle devam etti.

 

“Hak-batıl kavgası ezeli yazı,

Kâfir gemileri tuttu boğazı,

Zehreder bizlere baharı yazı,

Candan sarılarak altın yeleye,

Yürüyün yiğitler Çanakkale’ye!”

 

Aişe sessizce ağlamaya başlamıştı. Ağladığı duvağının ıslanmasından belli oluyordu. Kasım, sevgiyle duvağını kaldırdı:

 

“Cenk haberi geldi BEYAZ DUVAKLA,

Yiğit helalini eğil de kokla,

Cennet’e Resul’e uçmak zamanı,

Din için bu candan geçmek zamanı”

 

Bu sözler Aişe’nin de dilini çözmüştü. Yağmur yüklü bulutlar gibi boşaldı:

 

“Mahzun mahzun eser seherin yeli,

Yetim minareler söylemez dili,

Çiçeği burnunda nazlı güzeli,

Git yiğidim, git ki, dinsin kederim,

Gâvurdan korkana yiğit mi derim.”

 

Helalinden böylesine iman ve feragat yüklü bir cevap alınca Kasım coştu tarihini hatırladı ve kükredi:

 

“Ezanım susunca nasıl yatılır?

Söylesene! İman, neyle satılır?

Karşımda bayrağım nasıl yırtılır?

Tarihlerde ferman bendim unutma!

Niğbolu’da seni yendim unutma!”

 

Kasım Aişe’nin bu yiğit tavrından çok memnun oldu. Annesi ve yakınlarıyla birlikte köyün meydanına doğru ilerlediler. Meydan ana-baba günüydü. Yasinler okundu. Dualar edildi. Kalabalık, köyün dışında bulunan ve adına samanlık denilen vedalaşma yerine kadar yürüdü. Koç yiğitler yakınlarıyla helalleşiyorlardı.

 

            Sıra Kasım’da idi. Cefakâr anası kuşağından bir şeyler çıkarmaya uğraşıyordu. Nihayet çıkardı. Bu yarısı kırılmış bir kılıçtı. Dede ve baba yadigârıydı. “Bismillah” dedi öptü. Kılıcı oğluna uzatırken:

 

— Bak oğlum! Bu emanet, Plevne’ de dedenin elinde kırıldı. Deden bunun hakkını verdi. Şehit oldu. Baban da bunun hakkını verdi, Balkanlar’da şehit oldu: “Oğluma vasiyetim olsun. O da bunun hakkını versin. Ecdadına lâyık olsun,” dedi. Göreyim yavrum, ya şehit ol, ya da gazi olarak dön. Üçüncüsü olursan, bu kılıcın hakkını ben veririm. Bununla boynunu vururum!

 

Bu sözler herkesin ciğerine işlemişti. Sanki bütün analar, vekâletlerini Kasım’ın anasına vermişler o da hepsine birden bunları söylemişti:

 

Doğru dedin Fatma kadın. Bizim de evlatlarımıza sözümüz budur, diyorlardı:

 

Kasım:

— Merak etme anam. Dua et. Oğlunu dediğin gibi bulacaksın, dedi. Emaneti hürmetle aldı, öptü, kuşağının arasına soktu, anasının elini öptü.

— Cümleten Allah ‘a emanet olun, haklarınızı helal edin. Cennet’te buluşalım, hocalarım, büyüklerim, gardaşlarım, Allah ‘a ısmarladık. Dua edin, dedi ve arkalarına bakmadan yürüdüler.

 

Cennet bahçesine girercesine hızlı adımlarla bir tabur serden geçti, ilçeye doğru ilerliyorlardı. Vatanın her yerinden toplanan yağız millet evlatları dini, devleti, vatanı ve namusu müdafaa için Çanakkale’ye yürüyorlardı.

 

“Bu iman alevi sarınca yurdu,

Dağ dağ fidanlarım boğazda durdu,

Kükreyen mehterim tekbirle vurdu,

Baksana! Şehitler gökten geliyor,

Kâinat bizlere yardım diliyor.”

 

Köyden, kentten, ilim talebelerinden oluşan yüz binlerce millet evlatları çok kısa bir eğitimden sonra, asker olarak düşman karşısına çıkarılmışlardı. İngiliz’in yarım dünyasının karşısına, mitralyözün karşısına. Bu yiğitlerin ellerinde, imalarından başka silahları yoktu dense doğrudur.

Soba borularını boyayıp, top diye kayaların ortasına yerleştirmişlerdi. Başımızda Alman Generali Liman Von Sanders vardı. Boğazında haçı, başka bir haçlıya karşı güya bizimle beraber savaşacaktı. Mümkün mü? Bu, tarihin hangi devrinde görülmüştü. İttihatçılarımızın hayalcilikleri ta buralara kadar yetişmişti. Yılan yılanlığını yapacaktı. Bu tabii bir haldi. Alman generaller, harbin en kritik anlarında:

 

— “Süngü tak denize hücum!” Emrini vermişlerdi. Bu açık ihaneti gören komutanlarımız.

 

— “Ordu, dur!” demiş, komutayı ele almış, daha binlercesinin de telef olmasını engellemişlerdi.

 

Bu ihanetleri değerlendiren İngiliz Ordusu, karaya çıkarma yaptı. Artık zifaf gecesinde, çiçeği burnunda gelini kocasız bırakıp gelen koç yiğitlerimiz, iki ateş karşısında kalmıştı. Karadan ve denizden…

 

Zaten mermi sayılı, barut da bitmişti neredeyse. Göğüs göğse süngü savaşı başlamıştı. Yiğit Kasım birkaç İngiliz askerini önüne katmış kovalıyordu. Tam tepelerine bineceği sırada, birden bir gölde buluverdi kendini. Boğulmamak için çırpınırken kaçan, korkak İngilizler dönmüşler, tabancalarını Kasım’ın başına boşaltmışlardı. “Allaaah!” diye bir ses göğe yükseldi. Biraz uzağında çarpışan teyzesinin oğlu Mehmet bu sesi tanıdı. Bu, yiğit Kasım’ın sesiydi. Hemen koştu, tuttu ve gölden çıkardı ama Kasım çok ağır yaralıydı. Hem de başından. Son nefeslerini yaşıyor ve zor konuşabiliyordu.

 

— Gardaşım, aslanım, diye Kasım’ı bağrına bastı ve hıçkırdı.

Ama Kasım başka dünyalara uçuyordu. Eliyle kuşağını gösterdi. Mehmet, dikkatlice bakınca kılıcı gördü. Kasım’ın dedesinden ve babasından kendisine vasiyet kalan yarım kılıcı.

Mehmet’e, “ağlamayı bırak ve dinle” der gibi bir işaret yaptı.

— Mehmedim! Anama selam söyle. Ve de ki, “Oğlun emanetin hakkını verdi” Analık hakkını bana helal eylesin Ayşe’ye de selam söyle, beklerse Cennette Peygamber Efendimizin huzurunda yeniden evleniriz. O da hakkını helal eylesin.

“Eşhedü Enla İlahe İllallah ve Eşhedü Enne Muhammeden Abdühü ve Resulüh”, dedi ve başı kıbleye doğru yana düştü.

 

Koca Akif’in (radıyallâhu anhu) deyimiyle:

Bir hilal uğruna ya Rab

Ne güneşler batıyordu.”

 

Kâfirden korkana yiğit mi derim? diyen kahraman gelin Aişe’yi ve vefakâr anasını bırakarak batıyordu.

 

Bu arada Koca Seyyidler annesinden öğrendiği bütün dua ve salâvatları yapıyor ve bambaşka bir insan oluyor 286 kiloluk top mermisini, “Ya Allah!” deyip sırtlanıyor, topa veriyorlardı. Ya Allah. Bismillah, inna Fetahna leke fethan Mübina ( Ey Allah! Allah’ın adıyla, Ey Resulüm Muhammed, biz sana apaçık bir fethin kapılarını açtık ) ayetlerini okuyarak Allah’ım! Bu senin son ordundur. Rast getir, diyorlardı.

 

Bu dua ve imanla çıkan mermi güzel Mevla’nın yardımıyla yarım dünyanın tam bacasından aşağı iniyor, yarım dünyanın yarısı Çanakkale’nin tuzlu sularına batıyordu. Artık kahpe İngiliz dikiş tutturamıyordu. Kaçıyor ve kaçıyordu;

 

“Haçlının ejderi ölüm saçıyor,

Binlerce fidanı dörde biçiyor,

Koca Seyyidlerim gülüp geçiyor,

‘Allah’ deyip topa verdiği mermi

Çıkınca sulara gömüldü gemi”

 

Yüz binlerce Mehmet’im kara toprağın bağrına kefensiz gömülmüştü ama tarihe ve fezaya altın harflerle şu sözler yazılmıştı:

 

“Cihanı Sallandı Şu Yağız Erler,

Bu Yolda Verildi, Binlerce Serler. (Başlar)

Ayaklandı O Gün Göklerle Yerler,

Yamaçlar Kan Gölü Toprak Seçilmez.

Haykırınız! Çanakkale Geçilmez.”

 

Evet, Çanakkale geçilememişti, geçilememişti. Çünkü: Zafer, hakkın ve hakka inananlarındı.

 

Yeter ki hakka inananlar, sınırsız bir iman sonsuz bir azim ve yıkılmaz bir kararla, İslam’ı öğrensin, yaşasın anlatsın ve hakkıyla bunun mücadelesini versinler.

 

 

                                                           Word Dosyası Olarak Hazırlayan Sertan ÇOBANOĞLU sertancobanoglu@hotmail.com

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s