MÜ’MİN RUH – KÂFİR RUH

 

 

MÜ’MİN RUH – KÂFİR RUH

 

 

 

 

Aşağıdaki sözler, Peygamber’imize dayandırılarak bize kadar gelen bir hadisin tercümesidir. Bu satırlar bizlere ölüm anından başlayarak ruhların karşılaşacağı maceraları, mümin ve kâfir olmalarına göre bu maceraların gösterecekleri farklılıkları anlatmaktadır. Şimdi sözü, hadisi Peygamber’imizden alarak bize ulaştıran ravi zincirinin ilk halkası olan Ahmed oğlu Halil’e bırakıyoruz, Allah ondan ve bütün iyi yürekli müminlerden hoşnut kalarak hepimize sağlam bir imanla ruh verip Ahiret yolculuğuna çıkmak nasip buyursun, âmin!

 

* * * * * *

 

Bir gün yakın tanıdıklarımızdan birinin cenazesini mezarlığa götürmüştük. Başımızda Allah’ın resulü vardı. Mezarlığa vardığımız zaman yakın dostumuzun içine gireceği mezarın henüz kazılıp hazırlanmadığını gördük. Mezarcıların işini bitirinceye kadar beklemek üzere hepimiz Peygamber’imizin çevresinde toplanarak yere çöktük. İçimizi kelimelerle dile getirilmesi imkânsız olan bir hüzün, bir burukluk, bir boşluk doldurmuştu, gözlerimizden boşalmak isteyen yaşları zorla tutabiliyorduk.

 

Peygamber’imiz dâhil, hiçbirimiz tek kelime bile olsun, konuşmuyorduk. Gırtlağımız tıkanmış, dudaklarımız kilitlenmiş ve dilimiz de kıpırdamaya derman kalmamıştı. Çöktüğümüz yerlere çivilerle çakılmışçasına yığılıp kalmıştık; hiçbirimizden tek bir hareket bile duyulmuyordu. Başlarımıza birer tane kuş konmuşta, onları ürkütüp uçurmaktan çekiniyor gibi bir hareketsizlik ve sessizliğe dalmıştık. Köyde bıraktığımız çoluk çocuğumuzu eşlerimizi, yakın–uzak bütün akrabalarımızı, en sevgili dost ve ahbaplarımızı, sözün kısası dünya ile aramızdaki bütün bağları, hatta öz benliğimizi bile unutmuş, sanki karanlık bir yokluğun açık ağzına yuvarlanmıştık.

 

Hepimiz birbirimizden habersiz olarak aynı şeyleri düşünüyor, aynı hislerin dalgalı denizlerinde yüzüyorduk. En başta da ölümü düşünüyorduk. Kalbimizi adeta durduran, damarlarımızdaki kanı donmuş gibi ağırlaştıran, tüyler ürperten bir gerçek olarak o, bir an için bile gözümüzün önünden gitmiyordu. Daha dün bizimle dolaşan, dertleşen, şakalaşan,  eğlenen ve “şunu yapacağım, şunu yıkacağım” gibi sözlerle ilerisi için gönlünde taşıdığı arzuları dile getiren yakın arkadaşımızı az sonra kara toprağın soğuk bağrına verecektik.

 

Birkaç güne kadar eti kemiğinden ayrılarak kurtlara, solucanlara yem olacaktı. Geriye kalacak olan kemikleri de birkaç yıl geçmeden un-tuz olacak ve toprağa karışacaktı. Fakat ölürken bedeninden ayrılan ruhu her zaman diri kalacak, dünyadaki amellerinin iyi veya kötülüğüne göre ya azap çekecek ya da huzur ve rahata kavuşarak kedersiz günler yaşayacaktı.

 

Önümüzde tabutu duran yakın dostumuz, daha dün bizim aramızda iken bugün ölüsünü kefenleyip tabutla mezar çukuruna taşıyacağımızı hiç düşünmüyor, aklına bile getirmiyordu. Ama beklememesine ve arzu etmemesine rağmen öldü işte!

 

Başımıza iner gibi gürültüleri beynimizi sızlatan ve içine gömüldüğümüz sessizliği acı darbeleri ile bozan kazma sesleri ona son yatak yerini eşmek içindi. Acaba bu kazma sesleri, kim bilir belki yarın, belki birkaç gün sonra hangimiz için inip kalkarak mezar çukuru kazacaklardı? Ya ölümden sonra başımıza neler gelecekti? Mezar bu, sarp, karanlık meçhullerle dolu sadece ilk konağı ve başlangıç noktası idi. Sonrası hakkındaki her şeyi Ulu Allah, sevgili Peygamber’ine bile açık açık bildirmemişti. Allah resulünün bize bildirdikleri, söylemediklerinin yanında denize göre bir damla kadar azdı.

 

Şimdi oturmuş ölümü düşünürken çoluk çocuğumuzdan, akrabalarımızdan, sevdiklerimizden, niyet ve arzularımızdan ansızın ayrılıvermenin acısı bir yana, bizleri en çok bu bilgisizliğin başımıza geleceklerden habersizce yola çıkmak mecburiyetinin ürküntüsü korkutuyordu. O sırada hepimiz arka arkaya başımızı kaldırarak dolu gözlerle Peygamber’imizin yüzüne bakıyorduk. Hepimiz sözsüz ve kelimesiz bir ifade ile O’nun bu uzun Ahiret yolculuğu hakkında bize daha önce söylediklerinden başka birçok bildiklerinin olduğundan emindik.

 

“O bize bildiklerini söylerse yüreğimiz ferahlar, içimiz genişler ve pençesinde kıvrandığımız sıkıntıdan büyü çapta kurtuluruz” diye düşünüyorduk. O da bizim bu arzumuzu yüzlerimizden okumuş gibi başını kaldırmış teker teker bize göz gezdiriyordu. Bir yandan da elindeki dal parçası ile yerdeki kumlu toprakları eşeliyordu. Birden elindeki dal parçasını atarak oturduğu yerde düzeldi; onunla birlikte biz de gelişigüzel çömelmiş olduğumuz yerlerden doğrularak diz üstü bağdaş kurduk. Böylelikle içinde gömülü bulunduğumuz ölüm sessizliğinden silkinerek kendimize gelmiştik.

 

Peygamber vakit harcamadan üzüntüsünü gizleyen tatlı bir ifade ile söze başladı; dudaklarının aralanması ile bizler de az önceki kara düşüncelerden bir anda sıyrılarak kendimizi kelimelere sığamaz bir rahatlığın genişliğinde bulduk. Şimdi var gücümüzle kulak kesilerek ağzından çıkanları yutmak istercesine O’nu dinliyorduk. O da gökten meleklerin dili ile bize sesleniyormuş gibi tesirli bir eda ile hemen söze başladı:

 

“Kabir azabından Allah’a sığınırım; kabir azabından Allah’a sığınırım; kabir azabından Allah’a sığınırım!” dedi.  

 

Bu duayı ardı ardına coşkun bir yürekle üç defa tekrar etmişti. Ve sonra sesini tazelemek için hafifçe öksürerek sözlerine şöyle devam etti:

 

İnsanoğlu, dünyadan ayrılmak ve Ahiret yolculuğuna çıkmak üzere iken ona gökyüzünden bir grup melek iner…

 

Eğer can vermek üzere olan kul, mümin bir kimse ise kendisine inen meleklerin yüzleri güneş gibi aydın ve bakışları ay gibi parlak olur. Bu melekler yanlarında ak bir kefen bezi ile birlikte göklere ait cenaze kokuları getirirler. Bu kokular, ölünün bulunduğu yerden başlayarak bütün yeryüzüne misk tatlılığı yayarlar. İnsanlar dâhil bütün canlılar gökten inen bu kokuların baygın lezzetini duyup içlerine çekerler de, nereden geldiğinin farkına varamazlar.

 

Ölüm meleği mümin kulun son nefesi tükenince canını kılı yağdan çeker gibi bir tatlılıkla alır. O kadar ki, ölünün başında bekleyenler, yakınlarının hangi anda can vererek ayrıldığını anlayamazlar. Gökten inen güneş yüzlü melekler, mümin kulun ruhunu bekletmeden Azrail (a.s.)’den teslim alarak gökten getirdikleri ak kefene sararlar. Kefene, yine gökten getirmiş oldukları tatlı kokuları saçarlar. Arkasından kefenli ve tatlı kokular yayan ruhu saygı ile ellerine alarak göklere yükseltmek üzere yola çıkarlar.

 

Yolda önlerine çıkan her melek kafilesi onları durdurarak, “Bu tatlı kokular yayan temiz ruh kimindir, onu nereye götürüyorsunuz?” diye sorarlar. Melekler de ölünün en saygılı ifadelerle soyunu sayarak “Bu ruh, falan oğlu filanındır. Onu Allah’ın huzuruna yükseltiyoruz.” diyerek arkadaşlarına cevap verirler.

 

Yollarına devam eden melekler, mümin kulun ruhu ile birlikte birinci kat göğün giriş kapısına dayanırlar. Ses vererek ve yanlarındaki ruhu tanıtarak kapının açılmasını isterler. Bekçiler derhal kapıyı yüzlerine açarak onları saygı ile karşılarlar ve yine saygı ile ikinci kat göğe doğru kafileyi uğurlarlar. Mümin ruhu taşıyan melekler, göğün her katında birinci kat için anlattığımız şekilde sıcak bir saygı ile karşılanıp bir üst kata doğru uğurlanarak yedinci kat göğe ulaşırlar.

 

Sonuncu kat göğe yükselen bu mümin ruh hakkında Yüce Allah meleklere şöyle emir verir: “Dünyalık ömrü boyunca varlık ve birliğime sarsılmaz bir sağlamlıkla inanan ve bu imanla huzuruma gelmeye muvaffak olan bu ruhun ismini ermiş kulların listesine yazdıktan sonra onu tekrar yeryüzüne indirerek bedenine yerleştirin. Çünkü kişioğlu ilk başta topraktan yaratılmış, ölünce toprağa verildiği gibi, kıyamet günü yine topraktan biter gibi çıkarılacaktır.” 

 

Allah’ın bu yüce emri üzerine ruhu göklerin en yükseklerine çıkaran melekler onu aynı kokulu ve ak kefen sargıları içerisine bürüyerek tekrar yeryüzüne indirirler ve mezardaki bedenine yerleştirdikten sonra saygı ile veda ederek ondan ayrılırlar. Arkasından mümin kulun ruhuna aynı saygı içinde sorgu melekleri yaklaşarak ona sorularını sormaya başlarlar. Meleklerin ilk sorusu “Rabbin kimdir?” olur. Mümin kul bu soruya “Rabbim Allah’tır” diye cevap verecektir. Melekler sorularına devam ederek ona “Dinin nedir?” diye sorunca mümin ruh “Dinim biricik dosdoğru Allah dini olan İslam’dır” cevabını verir.

 

Melekler sonra şu soruyu sorarlar, “Allah’ın size elçi olarak gönderdiği Hz. Muhammed hakkında neler düşünüyorsun?”… Mümin ruh bu soruya “O, bize Allah’ın emir ve yasaklarını öğreten bir din önderimizdi, ömrüm boyunca O’nun yolundan ayrılmamaya çalıştım” diye cevap verecektir. Nihayet melekler ruha sonuncu sorularını sorarlar, “Bildiklerin nelerdir, dünyada neler öğrendin?” Mümin ruh bu soruya karşılık der ki “Allah’ın Peygamber’i vasıtası ile bize gönderdiği kitabı okudum, dediklerine yürekten inanarak ona sarsılmaz bir imanla bağlandım. Ömrüm boyunca bu mukaddes kitaptan edindiğim bilgiye her şeyin üstünde değer tanıyarak hareketlerimi ona uygun yapmaya gayret ettim…”

 

Mümin ruhun başarılı cevapları ile neticelenen bu sorgu-sual safhasından sonra sorgu melekleri saygı ile ayrılıp giderken şöyle bir sesin geldiği duyulur: “Kulum doğru cevaplar vermiştir, ona cennet elbiseleri giydirerek altına cennet yatakları seriniz. Şimdilik dinlenme yeri olan mezarının bir kapısını cennete açınız. Kıyamet günü hesaplaşmasından sonraki ebedi mekânı olacak olan cennetin tatlı kokuları, gönül açıcı renkleri ve serin havası mezarını doldursun!” Bu ilahi emrin hemen arkasından mümin ruhun mezarı gözün görebileceği kadar genişleyip parlak ışıklarla aydınlatıldıktan sonra köşelerinden biri cennete açılır. Tam bu sırada mümin ruhun yanına nur yüzlü ve temiz kıyafetli biri girer ve “Seni hararetle tebrik ederim! İşte sana dünyada iken Yüce Allah’ının vaad etmiş olduğu mesut günü yaşıyorsun. Ne mutlu sana!…” der.

 

Mümin ruh “Sen kimsin” diye sorar. Temiz kılıklı ve nur yüzlü adam der ki, “Ben, senin insan kalıbına bürünmüş iyi amellerinin yekûnuyum…”

 

Buna karşılık Allah’a iman etmemiş kâfir bir kimse dünyadan ayrılıp Ahiret yolculuğuna çıkmak üzere iken, günahkâr ruhunu teslim almak üzere gökten kara yüzlü kara kanatlı melekler yere inerek bu kimsenin yakınında yerleşirler.

 

Ölüm meleği Azrail (a.s.) asi kulun başucuna dikilerek ona şöyle seslenir: “Ey asi ve kirli ruh, varlığına inanmamış olduğun Yüce Allah’ının azap ve kızgınlığına doğru yuvarlan bakalım!” Bu sözlerin arkasından Azrail (a.s.) kâfir kulun asi ruhunu bedeninden ayırır. Kâfirin ruhu bedeninden iğne deliğinden urgan geçer gibi güçlükle, vücudun damar ve sinirlerini kökten sökerek çıkar.

 

Kara yüzlü kara kanatlı melekler bu leş gibi kokan pis ruhu teslim alıp bir leş torbasına yerleştirdikten sonra yanlarına alıp göğe çıkarlar. Fakat daha birinci kata varınca göğün kapıları günahkâr ruhun yüzüne kapanır ve kapıları tutan melekler bu ruhun göklere yükselmesine yol vermezler. Bu sırada leş kokulu ruhu taşıyan meleklere Yüce Allah şöyle emreder: “Varlık ve birliğime imanı olmayan bu ruhu kötü ruhların listesine geçirin!” Göğe doğru kendisine yol verilmeyen ruhu melekler geri götürüp tekrar mezar çukurundaki bedenine tıkarlar. Arkasından mezara sorgu-sual melekleri girer.

 

Kâfir ruha “Rabbin kimdir, dinin nedir, Allah’ın insanlara gönderdiği Hz. Muhammed hakkında ne düşünüyorsun?” diye gerekli soruları sorarlar. Kâfir ruhun bu sorulara karşı vereceği cevap tek olacaktır. “Ah, beni bırakın! Söylediklerinizden hiçbirini bilmiyorum!” Sorgu safhası bitince şöyle bir ses duyulur: “İmansız kulum; hiçbir şey bilmiyorum derken yalan söylüyor! Dünyada iken bunların hepsini ona öğrettik, ama aslı yoktur diye kulak asmamıştı. Onun altına ateşten yataklar serin, mezar çukurunun bir kapısını cehenneme açın!”

 

Allah’ın emri üzerine mezar çukurunun köşelerinden biri cehenneme açılır ve yakıcı alevleri içeriye dolar. Mezarı sıkıştıkça sıkışır ve kemiklerini birbirine geçirir.

 

Kâfir ruh ilk azap sancıları içinde kıvranırken içeriye kara yüzlü kirli elbiseli ve leş kokulu bir adam girer ve kâfir ruhun sahibine şöyle seslenir, “Ben senin dünyada işlediğin kötü amillerinin tümüyüm, insan kılığına girerek yanına geldim. Sana yazıklar olsun! Gördüğün gibi, dünyada sana apaçık anlatılan felaketler, bugün olduğu gibi başına gelmiştir. Hâlbuki sen, dünyada iken hiç ölmeyecekmiş ve Allah’ın huzuruna varmayacakmış gibi sana bugünleri anlattıkları ve öğütler verdikleri zaman alaycı ve küçümseyen bir eda ile gülüyordun. Şimdi, varlığına inanmamış olduğun azaplara katlan bakalım; nasıl olsa hiçbir kurtarıcın da yoktur!”

 

 

 

 

Word Dosyası Olarak Hazırlayan: Sertan ÇOBANOĞLU sertancobanoglu@hotmail.com

 

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

MÜ’MİN RUH – KÂFİR RUH için 1 cevap

  1. ycl dedi ki:

    çok güzel ve hüzünlüydü ağlattın beni sertan devamını beklerim yüreğine sağlık gülizar ablan

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s