TAŞ 01

 

TAŞ

 

 

Yazar: Mehmed ALAGAŞ

 

 

 

 

 

Word Dosyası Olarak Hazırlayan: Sertan ÇOBANOĞLU sertancobanoglu@hotmail.com

 

 

 

 

 

Yaklaşık yirmi dakikadır yokuş yukarı tırmanan yolcu otobüsü son düzlüğe geldiğinde, motor gürültüsü arasında bir ses duyuldu.

 

“Şoför bey! Burada ineceğim.”

 

Temiz yüzlü, temiz giyimli bir gençten, genç bir adamdan gelmişti bu ses. Muavin önce gence, sonra etra­fına bakındı. Issız bir dağ başıydı burası! Yakınlarda ne bir köy, ne de bir ev vardı. Gence tekrar baktı. Onun uyku sersemi olup olmadığını anlamak istercesine “Burada mı?” diye sordu.

 

“Evet, burada!”

 

Otobüstekiler de bir garip, bir tuhaf karşılamışlardı bu isteği. Bu dağ başında kim niye inmek isterdi ki!. Aca­ba bu temiz giyimli genç, bir anarşist, bir terörist miydi? Ayağa kalkarak kapıya yanaşan gence bu sorularla, bu şüpheli gözlerle bakmaya başladılar.

Gencin yüzünden, gencin hareketlerinden bu sorula­ra cevap bulmak mümkün değildi. Soğuk ve sakin adımlar­la kapıya yanaşmış, sanki her gün indiği aynı durakta iniyormuş gibi doğal bir yüz ifadesiyle otobüsten inmişti.

 

“Bagajın var mı abi!”

 

Yanı başındaki muavinin bu sorusuna ne bir cevap ve­ren, ne de muavinin yüzüne bakan genç otobüsün arkası­na doğru yürümeye başlamıştı.

 

Gencin arkasından meraklı bir dalgınlıkla bakan mua­vin, hareket eden otobüsün motor sesiyle dalgınlığından kurtuldu ve “Vatandaşlar manyaklaştı!.” diyerek otobüse atladı.

 

Muavinin hem ilk sorusunu, hem de son sözünü du­yan fakat hiç etkilenmeyen genç otobüsün sesi kulağında yitinceye, her şeyiyle kayboluncaya kadar yürümeye devam etti.

 

Sesler kesildi. Sadece kendi ayak seslerini duyuyordu. Ve ayak sesleri de kesildi!.

 

Yol kenarında dik, dimdik duran genç derin bir nefes aldı. Limandan kurtulan bir gemi gibi rahatladığını hissetmişti. Onu rahatlatan şey, toplumdan ve insanlardan uzak­laşmış olmasıydı!.

 

Uzun yıllardır bıkmıştı, uzun yıllardır usanmıştı bu insanlardan!. İnsanlarla birlikte yaşamak yani toplumsal olmak, çok beygirli bir at arabasına, bir at gibi koşulmak, bir at gibi bağlanmaktı onun için!. Yöneticilik adına dizginleri ve kırbaçlan ellerin­de tutanlar ise at olma haysiyetlerini bile yitiren eşeklerdi!. Bu duruma dayanabilmesi, bu duruma tahammül edebil­mesi artık mümkün değildi!.

 

Çocukluk ve delikanlılık dönemlerinde pek fark edemediği, pek hissedemediği bu rahatsızlık, dünyayı ve dünyadakileri tanımlamaya başladıkça kapkara bir denizaltı gibi su üstüne çıkmaya başlamıştı!.

 

Her geçen gün daha da artan bu rahatsızlığı örtebilmesi, bu rahatsızlığı gizleyebilmesi mümkün olmuyordu. Öyle bir hale öyle bir duruma gelmişti ki, lüks bir resto­randa insanlarla beraber ıstakoz veya havyar yemek, sürü halindeki hayvanlarla birlikte yayılmak, onlarla beraber ot­lamak gibi geliyordu gözüne!. Kendilerine çoban denilen narin ve nazik hayvanların kavalından çıkan sesler ise adab-ı muaşeret kurallarını belirliyordu. Restorana şöyle gi­receksiniz, şöyle oturacaksınız, şöyle konuşacaksınız, yemeğinizi şöyle şöyle yiyeceksiniz gibi!.

 

İnsanların hoşuna gidiyordu bu durum!.

 

Kavaldan çıkan acayip seslerin gereğini yapabilmek için çırpına çırpına birbirleriyle yarışıyorlardı!. Aptallığın ötesinde açık bir salaklığı yaşıyordu bu insanlar!. İki par­makla tutup rahatça yiyebilecekleri bir lokma et için, yarım saat çatal bıçak gösterisi yapıyorlardı!.

 

Öksürmek istedikleri zaman öksüremeyen, kaşınmak istedikleri zaman kaşınamayan, esnemek istedikleri zaman esneyemeyen, yani, yani yaşamak istedikleri gibi yaşayamayan bu insanlar, yine de memnundular, yine de memnundular bu tuhaf ve tutsak durumlarından!.

 

Fakat o, o diğer insanlar gibi değildi!

 

Bu insan sürüsüyle beraber gezinmek, bu insan sürüsüyle beraber otlamak, bu insan sürüsüyle beraber yaşa­mak, sanki, sanki bu insan sürüsüyle beraber tuvalete git­mek, bu insan sürüsüyle beraber def-i hacet yapmak gibi tiksinti veriyordu kendisine!.

 

Bir insandı, fakat ne tuhaftır ki en çok insanlardan rahatsız oluyordu!. Belki de salt olarak insandan değil, insanların meydana getirdiği bu sürüden veya sürüleşen bu insanlardandı rahatsızlığı!.

 

Kendisi ise özeldi, gerçekten özel bir insandı ve hep bu özelliği yaşa­mak istemişti. Fakat toplum denilen sürüye dâhil olduğu zamanlar, bu özel kimliğini, bu özel yapısını yitirdiğini his­sediyordu. Ne kadar özel olursa olsun, içine girdiği bu in­san sürüsünden bir insan olarak görüyordu kendisini. Sü­rünün genel tanımı kendisine de yansıyor, kendisi de bu seviyesiz, kendisi de bu kalitesiz tanıma dâhil oluyordu.

 

Ama artık bitmişti.

 

Sürüden de, bu sürüyü güden çobanlardan da uzaktı artık.

 

Etrafına bakındı.

 

Hiç kimse, evet hiç kimse yoktu burada.

 

Dünyada yalnız kalmanın ve dünyayı yalnız yaşama­nın verdiği rahatlıkla gerindi. Bir şey söylemeli miyim, bağırmalı mıyım, haykırmalı mıyım diye düşündü.

 

Sonra gülümsedi, gülümsedi bu düşüncesine!.

 

İstediğini, istediği biçimde yapabilirdi. Kendisinden kim, hangi insan hesap soracaktı ki!.

 

Çocukluk günlerini hatırladı. Dünyayı kendinden, kendisini dünyadan bağımsız zannettiği o günler, gerçek­ten kendince yaşadığı günlerdi. Seke seke yürümesini se­verdi o günlerde.

 

O günlerin anısına bir ayağı üzerinde seke seke yürümeye ve yürüdükçe gülümsemeye başladı. Bu hareketi şehirde, şehirdeki herhangi bir caddede yapsa bütün insanlar kendisine bakar ve birçok işgüzar büyük bir ciddiyetle neden böyle yürüdüğünü sorardı. Bu işgüzarlara “Canım böyle istedi” dese, dilleriyle veya gözleriyle “Sen deli misin?” derlerdi. Oysa şimdi neden böyle yaptığını, niye seke seke yürüdüğünü soran yoktu.

Durdu. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş ciddiyete dönüştü. Bir alemden, başka, bambaşka bir aleme geçiyordu sanki!.

 

Ve bakışlarını karşıya, karşı dağın yüksek yamacına çevirdi!.

 

Git gide artan bir heyecanla gözleri büyümeye, bakış­ları ışıldamaya başladı. Duygulanmıştı. Titreyen dudakları kendiliğinden aralandı ve beyniyle hiçbir irtibatı olmayan dilinden şu cümleler döküldü.

 

“Veda yamacı!. Merhaba!.”

 

“Merhaba!”

 

Daha çocukken fark etmiş, daha çocukken sevmişti bu yamacı!. Şehirlerarası her yolculuğa çıktıklarında oto­büs buradan geçer ve her seferinde bu yamaca büyük bir dikkatle bakardı.

 

Bu yamaç öylesine yüksek, Öylesine heybetliydi ki, dünyanın ucu, en uç noktası olarak geliyordu gözüne!. Okul ve gençlik yıllarında dünyanın en yüksek dağı olarak Everest’in öğretilmesi de, onun bu yamaca olan bakışını hiç ama hiç değiştirmemişti.

Everest yüksek, çok yüksek olabilirdi!.

 

Fakat o özel bir insandı!. Everest ne kadar yüksek olursa olsun, bir Everest’i milyarlarca insanla birlikte payla­şacak birisi değildi. Hem Everest’i bütün insanlarla paylaştı­ğı zaman, kendi hissesine kaç santim düşerdi ki!. Oysa in­sanların geneliyle bir dağa sahip olmaktansa, tek başına bir tepeye sahip olmak çok daha önemli, çok daha anlam­lıydı onun için!.

 

Çünkü insanları sevmiyordu!.

 

İnsanlardan tedirgin oluyor ve insanlarla hiçbir şeyi paylaşmak istemiyordu. İnsanların genelini ilgilendiren, insanların geneli için geçerli olan şeyleri, kendisi için geçer­siz kabul ediyordu. Nitekim böyle  yapmakla  özel,  çok daha özet olduğunu biliyor ve değer verdiği bu farklı bilin­ci ta içinde hissediyordu.

 

Evet, onun Everest’i bu yamaç idi!.

 

Hiç kimseyle paylaşmadığı ve paylaşmak istemediği bu yamaç, ona göre dünyanın en yüksek, dünyanın en uç noktasıydı. Gördüğü, bildiği, sevdiği, yaşadığı ve hiç kim­seyle paylaşmadığı bu yamaç, onun için Everest’ten çok daha yüksek, onun için Everest’ten çok daha anlamlı idi. Çünkü bu yamaç sadece onun, sadece onun yamacıydı!.

 

Yıllar geçerek kendisi büyümüş, fakat iç dünyasındaki bu görkemli yamaç, hiç mi hiç küçülmemişti!. Bu yoldan her geçişinde yamacını heyecanla seyreder ve bu yamaca, bu yamacın her girintisine yüz­lerce anlam yüklerdi.

 

Tabi ki kendisini en çok ilgilendiren, bu görkemli yamacın ucu, en uç noktasıydı. Dünyaya yüksekten, çok yüksekten bakan bir noktaydı bu!. Birçok düş ve düşüncede bu uç noktaya gelmiş, bu uç noktadan dünyayı seyretmişti.

 

Dünyanın ucu, en uç noktası işte burası idi!.

 

Yıllar önce verdiği, gün be gün büyüttüğü bir karar vardı. Yaşamaktan bıktığı ve dünyadan inmek istediği zaman, işte buraya, dünyanın en görkemli bu ucuna gelecek ve dünyayı bu anlamlı ucundan terk edecekti!.

 

Bu eylemine intihar buraya da intihar uçurumu demek, bu eylemini ve burasını çok kabaca, çok adice tanımlamak demekti. Çün­kü onun bu eylemi, zayıf ve güçsüz insanların hayattan ka­çışı olan bir intihar değil, hayata bilinçli bir veda eylemiy­di.

 

Dolayısıyla bu yamaç, başlı başına bir Veda yamacıydı. Sadece ve sadece kendisine ait olan bir Veda yamacıydı.

 

Ve şimdi o, dünyanın bu ucuna, dünyadan ayrılmak için gelmişti!

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s