TAŞ 02

Artık dünyada kalmak, artık dünyada yaşamak iste­miyordu. Yaşayacağı veya yaşamak istediği pek bir şey kalmamıştı dünyada. Son üç aydır tek bir hedefe yönelen, tek bir hedefe kilitlenen yegâne arzusu, bu Veda yamacına çıkmak ve dünyaya bu yamaçtan veda etmekti. Nitekim dudaklarından gayriihtiyarî dökülen sözler, bu bilincin, bu isteğin, bu sevginin bir ifadesiydi.

 

“Veda yamacı!.. Merhaba!.”

 

Yaklaşık üç saattir yürüyordu.

Yola bakan cephesinden Veda yamacına tırmanamayacağını anlamış ve ister istemez yamacın arka cephesine dolanmıştı. Burası makilerle ve ağaçlarla kaplı olmasına rağmen pek dik değildi.

 

Makiler arasındaki toprak yolda fazla zorlanmadan yürüyebiliyordu. İlerde göbeğimsi bir çıkıntı, bir düzlük vardı. Bu düzlükten sonra yol biraz daha dikleşiyor ve bu dik­likle tepeye ulaşıyordu.

 

Susamıştı.

 

Fakat yanına ne su, ne de azık almıştı. Zaten bu son yolculukta, bunlara ne gerek vardı ki!. Veda yamacının en uç noktasına vardığında ne açlığı, ne de susuzluğu kala­caktı.

Hem yürüyor, hem de dağcıları düşünüyordu. Bir yandan çıkıyorlar, bir yandan İniyorlardı. İnecekleri zirvele­re neden tırmanıyorlardı ki!.

 

İnmek için mi?

 

Yoksa zirvedeki deftere, sadece İsimlerini yazıp imza­lamak için mi?

 

Zirve defterine imza atabilmek için bunca yol, bunca meşakkat çekilir miydi?. Oysa o, bu zirveye imzasını değil, tüm varlığıyla mührünü basacaktı.

 

Ayağı kaydı. Makilerin kenarına düştü. Bazı dikenler ellerine batmasına rağmen kızmadı. “Lanet olsun” demedi makilere. Çünkü bu bitki örtüsü, sevdalısının bir elbisesi gibiydi. Sevdalı olduğu bu Veda yamacına, sevdalısının el­bisesine tutuna tutuna çıkıyordu.

Makileri eliyle okşayarak ayağa kalktı. Gayriihtiyarî üstünü başını silkeliyordu ki kendine gelerek duraksadı. Üstündeki tozu toprağı neden silkeliyordu ki!. Ellerindeki tozu yüzüne sürerek yola devam etti. Göbeğimsi çıkıntıya az kalmıştı.

 

Tepeye gün batmadan varacağını, varabileceğini sa­nıyordu ama yürüdükçe ve zaman geçtikçe bu sanısı zayıflıyordu. Karanlıkta da varmak istemiyordu tepeye. Dünya­dan ayrılacağı bu noktayı görmek ve dünyadan görerek ayrılmak istiyordu.

 

Durdu.

 

Önce Veda yamacına sonra saatine baktı.

 

Saatin ekranında akrep ve yelkovanı değil, babasını görmüştü sanki!. Dalgınlaştı!. On bir yaşını hatırladı. Bu saati o zamanlar babası almıştı. Orta halli bir insan olan ba­basının, aile bütçesini zorlayarak aldığı bu saati ne kadar çok sevmişti. Birçok gece saatiyle birlikte yatar, saatini el­leyerek, saatini dinleyerek uyurdu. Yastığının altından ge­len tik tak sesleri, saatten değil, dünyanın kalbinden gelen seslerdi onun için. Dünyanın yaşadığını, dünyanın kalbin­den gelen bu canlı seslerle anlar, bu seslerle hissederdi.

Sekiz yıl önce ölen babasından sadece bu, hatıra ola­rak sadece bu saat kalmıştı. Her nedense bu saati evde bırakmamış, bırakmak istememişti. En değerli eşyası olan bu saat ona bütün bir hayatını, bütün bir geçmişini hatırlatı­yordu. Ve o bütün bir geçmişiyle Veda yamacına gelmek ve bütün bir geçmişiyle Veda yamacından ayrılmak istiyor­du.

 

Dalgınlıktan sıyrılarak saate dikkatlice baktı.

 

Saat altıyı yirmi geçiyordu. Yaklaşık bir bir buçuk saat sonra güneş batmış olacaktı. Yüzünde sıkıntılı bir ifade be­lirdi. Bu sıkıntılı ifadeyle yürümeye başladı.

 

Otobüsten indiği zaman bir-iki saat içinde yamaca tırmanabileceğini zannediyordu. Yanıldığını anlamıştı. Ancak bu yanılgının hoş bir tarafı da vardı. Veda yamacı onun düşündüğünden çok daha yüksek, çok daha zorlu idi.

 

Biraz daha hızlanmaya çalıştı. Ne var ki terleyen be­denine yüklendikçe, bedeninin inlemesi, bedeninin feryadı daha açık bir hale geliyordu.

 

“Acıktım, susadım, yoruldum.” diyordu bedeni!.

 

Fakat dinleyen kim?.

 

Yürüyordu, hiçbir mazeret dinlemeden ve dinlemek istemeden yürüyordu o!.

 

Göbeğimsi çıkıntıya yaklaştığında, çıkıntının yan tarafında birkaç hayvanın otladığını gördü. Bunlar yabani dağ keçileri olmalıydı. Biraz daha yaklaşınca bunların keçi değil koyun olduklarını fark etti. “Bunlar da yabani dağ koyunu olmalı” demek istedi kendi kendine!.

 

Ama yabani dağ koyunu olmazdı ki!?

 

Bir anda heyecanlanmış ve bu heyecanı kısa bir sü­rede sıkıntıya dönüşmüştü.

 

Yürüyerek koyunların yanına yaklaştı.

Koyunların elli altmış metre ilerisinde kulübeye ben­zer bir şey vardı. Kulübenin Önünde oturan canlı ise hiç karşılaşmak istemediği bir canlıya, bir insana benziyordu.

 

Önce korktuğunu, daha sonra kızdığını ve öfkelendiğini hissetti. Kendi evine gelip de, kendi evinde bir yabancıyla karşılaşmıştı sanki!.

 

Bu yabancı, bu kahrolası yabancı sadece onun olan Veda yamacı­na nasıl ve ne hakla gelmişti?

 

Etrafına bakındı.

 

Kulübeye hiç yaklaşmadan tepeye ulaşabileceği bir açıklık, bir yol aradı gözleriyle. Tepeye ulaşabileceği yegâne yol, kulübenin on beş yirmi metre yanındaki açıklık gibi gözüküyordu. Daha bir sıkıldığını, daha bir öfkelendiğini hissetti.

 

İster istemez kulübeye doğru yürümeye başladı. Hem yürüyor ve hem de kulübenin önündeki insana öfkeyle bakarak, bu öfkeli bakışlarıyla ondan hesap sormak istiyor­du.

 

Elli-altmış yaşlarında, kır sakallı bir ihtiyardı bu. Kulübenin önündeki tahta kanepeye oturmuştu. Sağ dirseğini önündeki derme çatma masaya yaslayarak ve sağ eliyle sakallarını sıvazlayarak öylece kendisine bakıyordu. Kendi bakışlarında ne kadar öfke ve merak varsa, bu ihtiyarın bakışlarında da o kadar sakinlik, durgunluk ve kayıtsızlık vardı.

 

İhtiyara on beş yirmi metre yaklaşmıştı ki, durmak zo­runda hissetti kendisini.

 

Durmuştu!.

 

Kendisini durduran, ihtiyarın sakin ve kayıtsız bakışlarıydı.

 

Bu bakışlarda hiçbir tepki, hiçbir anlam yoklu. Boş, bomboş bakışlardı bunlar. Kendisini durduran şey, bu boşluktaki derinlik, bu boşluktaki enginlikti, ihtiyara biraz daha yaklaşsa, sanki bu boşluğa düşecek, sanki bu boşluk­ta donup kalacaktı!.

 

Beklemeye başladı!.

 

İhtiyarın bir tepki göstermesini ve konuşmasını bekli­yordu. Çünkü karşılaştığı her insan gibi bu ihtiyar da konuşmaya başlayacak ve meraklı bir ses tonuyla burada ne yaptığını, nereden gelip, nereye gittiğini soracaktı.

 

Ama olmadı!.

 

İhtiyar hiç konuşmadan ve hiçbir tepki göstermeden bakışlarını önüne çevirdi!. Bir kitaptı, açılmış bir kitaptı ihtiyarın önündeki.

 

Ve bu ihtiyar, bu ihtiyar adam, sanki orada kendisi yokmuş gibi ki­tabını tekrar okumaya başlamıştı!.

 

Şaşırdı, tuhaflaştı!.

 

Dikilip durduğu bu yerde, çok gülünç bir duruma düşmüştü!. Adam yerine konmadığını hissetti!.

 

Ne tuhaftır ki bundan da, bu ilgisizlikten de rahatsız olmuştu!.

 

Oysa insanlarla birlikte yaşarken, insanların ilgilerinden rahatsız olurdu.

 

Gözünü Veda yamacının tepelerinde dolaştırdı.

 

Bu ihtiyarla hiç konuşmadan kulübenin yan tarafına dolanıp yoluna devam mı etmeliydi?

 

Güzel bir düşüncey­di bu. Bir solukta oraya varmayı ve orada olmayı ne ka­dar çok isterdi.

Fakat ne mümkün!. Daha yürünmesi gereken en az iki-üç saatlik bir yol vardı. Ve güneş denilen aceleci nes­ne Veda yamacının arkasına çoktan sarkmıştı!.

 

Tekrar ihtiyara baktı.

 

Kitap okumaya devam ediyordu bu küstah İhtiyar. Durdu, düşündü. İhtiyara neden küstah dediğini merak etti. İhtiyar kendisine ne küstahlık yapmıştı ki? Bu soruya cevap veremiyor, ihtiyarın kendisine ne küstahlık yaptığını bilmiyordu, bilmiyordu ama bu ihtiyar yine de küstahtı.

 

Garip bir duygu belirdi içinde!.

 

Şimdiye kadar insanlardan çok, pek çok rahatsız ol­masına rağmen, hiçbir insanı öldürmeyi düşünmemişti. Ancak bu ihtiyarı öldürmek, bu ihtiyarı öldürüvermek geçiyordu içinden!.. Bu ihtiyarı öldürür ve geceyi bu kulübede geçirdikten sonra sabahleyin Veda yamacına çıkabilirdi!. Şimdiye kadar hiç aklına gelmeyen böylesi düşünceler, her nedense kendisini hiç ürkütmemişti?

 

Zaten yeterince yaşlı, yeterince yaşamış bir ihtiyardı bu!.

 

Ölüme yaklaştıkça ölümü daha çok düşünen bu ihti­yar, yaşlandıkça yoğunlaşan ölüm korkusu altında kim bilir nasıl eziliyordu. Bu zavallı ihtiyarı bir anda öldürmek, onu bütün endişelerden, bütün korkulardan bir anda kurtarmak gibiydi!.

 

Keşke bir silahı olsaydı!.

 

Silahını bu küstah ihtiyara doğrultur ve hiçbir şey, hiçbir şey söylemeden tetiğe basardı. Durdu. Düş ve düşüncelerini durdurdu. Kendi kendine “Acaba basar mıy­dım?” dedi. Bilmiyordu!. Tetikteki parmağının kolay kolay hareket edemeyeceğini, tetiği çekemeyeceğini hissetti. Bütün bunları düşünürken, elinde sanki silah varmış gibi sağ elinin ihtiyara doğru kalktığını ve şahadet parmağının tetiği çekecekmiş gibi hareketsiz durduğunu da fark etmemişti

 

İhtiyara bakınca irkildi. Çünkü ihtiyar da başını kal­dırmış kendisine bakıyordu. Canı sıkıldı. Bir ihtiyara, bir de ihtiyara doğru kalkan eline baktı!. İhtiyarın yüz ifadesi yine sakindi, yine sakindi ama gözleri boş ve anlamsız de­ğildi. Ona doğru kalkan ele bakıyor ve kendisine bunun nedenini soruyordu.

 

Ne diyecekti ki!.

 

Hem bu ihtiyarla konuşmak da istemiyordu. Kendi­siyle konuşmayan bu ihtiyarla, kendisi niye konuşacaktı!. Kendisinden izin almadan ihtiyara doğru kalkan eline sıkıntıyla baktı. Elini hemen indirse, hemen indiriverse daha gülünç bir duruma düşecekti. Ok yaydan çıkmıştı bir kere. Ciddiyetini yoğunlaştırarak ve öfkesini sağ elinin şahadet parmağına yükleyerek ihtiyara sordu.

 

Sen burada ne yapıyorsun?

 

Evet!. İyi bir soruydu bu!. İhtiyara yükseklerden bak­mış ve bir ev sahibi edasıyla burada ne yaptığını sormuştu. Artık sıra ihtiyardaydı. Ne yapacaktı, nasıl bir cevap vere­cekti bu soruya!.

 

Elini indirmiş, ihtiyarın ne cevap vereceğini bekliyor­du. İhtiyar masanın üstündeki kalemi kitabın arasına koyarak kitabı kapattı ve kendisine dönerek sakin bir ses to­nuyla “Önce selam, sonra kelam” dedi!.

 

Genç adam bir an duraksadı.

 

Daha önce duyduğu bir sözdü bu. İş hanı bekçisi Mestan efendiyi hatırladı. Kendisine selam vermeden ko­nuştuğu zaman “Beyefendi önce selam, sonra kelam” der­di. İhtiyarın önündeki kitaba dikkatlice baktı. Dini bir kitap olmalıydı bu. Alaycı bir tebessüm belirdi yüzünde.

 

Biraz önce bakışlarından etkilendiği, özel bir adam zannettiği bu ihtiyar da Allah’a ve Allah inancına sığınan geleneksel bir zavallı olmalıydı!. Rahat ve kendinden emin adımlarla ihtiyara yaklaştı.

 

“Selamünaleyküm”

“Ve aleykümselâm. Hoş geldin.”

 

Ayağa kalkmış ve kendisini kanepeye buyur ettikten sonra kulübeye girmişti. Kısa bir süre düşündükten sonra kanepeye eğreti bir şekilde oturdu. Masadaki kitabın üze­rinde “Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali” yazıyordu.

 

İhtiyar adam elinde bir şişe su ve bardakla dışarıya çıktı. Masanın üzerine koyduğu bardağı doldururken “Aç mısın?” diye sordu.

 

“Hayır”.                           

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s