TAŞ 03

Açlığını gizlediği gibi susuzluğunu gizlemeye gerek duymadı. Kendisine uzatılan suyu bir dikişte içti. Buz gibi bir suydu bu. İhtiyar bardağı tekrar doldurarak önüne koy­du. Canı istemesine rağmen bu ikinci bardağa elini uzat­madı. Şişeyi masanın üzerine koyan ihtiyar tekrar kulübe­ye girmiş ve plastik bir sandalye ile dışarıya çıkmıştı. Sandalyeyi kanepenin sol tarafına koyup, yavaşça oturdu.

 

Gencin gözlerine sıcak bir sevecenlikle bakarak “Hoş geldin” dedi.

 

Ağzını “Hoş bulduk” demek için açtı.

 

Fakat vazgeçti. Sahtecilikti bu!. Ne hoş gelmiş, ne de hoş bulmuştu. Hiçbir şey söylemeden ağzını kapatıp, başını sallamakla yetindi. İhtiyarın sorularını beklemeye başladı.

 

İhtiyar yine hiçbir şey sormuyordu. Gözlerini gence değil, gencin geldiği yola çevirmiş, öylece bakıyordu. Bu suskunluktan ihtiyar değil, kendisi rahatsız olmuştu. Az önce cevapsız kalan sorusunu yinelemek istedi.

 

“Burada ne yapıyorsun?”

 

İhtiyar gence dönmüş ve “Bu nasıl soru?” der gibi gence bakmıştı. Fakat yine de basit bir cevap vermişti bu sorusuna.

 

“Yaşıyorum.”

 

“Yalnız mı?”

 

“Hayır, sadece insanlar yok!.”

 

“Bunun adı yalnızlık değil mi?”

 

Değil!. Yalnızlık, bütün İletişim bağlarının kopması, koparılması demektir.

 

Durdu. Sıradan sözler değildi bunlar. Yalnızlık, ger­çekten iletişim bağlarının kopması demekti. Dünya ile iletişim bağlarım koparan bir insan, kalabalıklar arasında bile yalnız bir insandı.

 

“Neden burada yaşıyorsun?”

 

“Burasını seviyorum.”

 

İhtiyarın bu cevabı karşısında biraz bocaladığını, duy­gularında bir bölünmeye, bir şaşkınlığa düştüğünü hissetti. Biraz kızdığı, biraz hoşlandığı bir cevap olmuştu bu. Veda yamacı gerçekten sevilecek bir yerdi. Kendisi gibi bu ihtiyar da seviyordu Veda yamacını. Duygularında hem kıs­kançlık, hem de hoşnutluk vardı. Her ne olursa olsun ihti­yara biraz yakınlaştığını, bu ihtiyarla ortak ve özel bir ta­raflarının olduğunu hissetmişti.

 

Oturduğu yerden Veda yamacının tepesi gözükmü­yordu. Kulübenin arkasında, arka tarafında kalıyordu Veda yamacı. Hiçbir şey söylemeden ayağa kalktı. Kulübenin ön tarafına doğru on-on beş adım yürüyerek arkasını dön­dü. Veda yamacının yüksek tepesine bakmaya başladı. Bakışlarında sıcak bir sevgi, uzun bir hasret vardı. Gözleri­ni Veda tepesinden ayırmadan “Oraya çıkacağım” dedi.

 

“İnşaallah yarın!.”

 

İhtiyardan gelmişti bu ses!. Kendisini dalgınlıktan sıyı­rarak ihtiyara döndü.

 

“Yarın mı?”

 

İhtiyar bu soruya cevap vermedi.

 

Karşısında duran genç adama biraz meraklı, biraz endişeli gözlerle bakıyordu. Gencin duruşundan, gencin bakışlarından, aradığı cevabı bulamamış gibiydi. Gözlerin­deki merakı saklamaya veya gizlemeye hiç gerek duyma­dan “Sormamı ister misin?” dedi.

 

“Neyi?”

 

“O tepeye neden çıkmak istediğini!.”

 

Sustu genç adam!.

 

Bakışlarını Veda yamacının en üst noktasına çevire­rek, böyle bir soruya ne cevap vereceğini düşündü. Birçok yalan gelmişti dilinin ucuna. Önce bu yalanlardan hangisi­ni söyleyeyim diye değil, yalan söyleyeyim mi diye düşün­dü. Yalan söylemek korkudan veya endişeden kaynaklanı­yordu? Oysa kendisinin endişeleneceği, kendisinin korkacağı hiçbir şey yoktu. Doğru söylemenin cesaret ve özgünlükle olan ilgisini hissederek açıkça konuştu.

 

“Dünyadan ayrılmak için!.”

 

Bu cevabın ne anlama geldiğini anlayan ihtiyarın, bu cevap ile sarsılacağını, dehşetli gözlerle kendisine bakacağını bekliyordu.

 

İhtiyar ise sakin fakat etkileyici bakışlarla gözlerine, gözlerinin içine bakıyordu.

Ne söyleyecek, hangi tepkiyi gösterecek diye düşünürken, hiçbir şey söylemeden ayağa kalkan ihtiyar, yavaş adımlarla kulübeden içeriye girdi.

 

Gencin canı sıkılmıştı!.

 

Özel, çok özel bir sırrını, yeni tanıştığı bir ihtiyara açıklayıvermişti. Bulunduğu yerde yürümeye başladı. Önündeki bir taşa olanca gücüyle tekme attı.

 

Durdu.

 

Veda tepesine tekrar baktı.

 

Düşündü.

 

Belki de bunu söylemesi iyi olmuştu. Belki de güzel bir tesadüftü bu? İhtiyarla karşılaşmadan tepeye çıksa ve tepeden atlasa, ayağı kayarak tepeden düşen bir sakar, bir salak şeklinde tanımlanabilirdi. Oysa bilinçli bir eylemdi yaptığı. Özel bir insanın, çok özel bir eylemiydi bu!. Dolayısıyla iyi olmuştu, iyi olmuştu bu gerçeği söylemesi.

 

İhtiyar kulübenin içinden seslendi.

 

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”

 

İhtiyarın bu sorusu karşısında yine şaşırdı. Ne biçim bir soruydu bu!.

 

İhtiyarı düşünmeye, ihtiyarı anlamaya çalıştı.

 

Anlayamadı!. Ölüme giden bir insana sanki “Güle güle” diyen bu acayip ihtiyar, anlaşılır gibi değildi!. Kulübe­nin kapısında gözüken ihtiyara bu şaşkınlıkla baktı.

 

“Niye sordun?”

 

“Yemeği ona göre yapacağım.”

 

Gayriihtiyarî gülümsedi. Kendisini bıraksa belki de katıla katıla gülecekti. Kapının önündeki ihtiyara, ihtiyarın gözlerine baktı. İhtiyarın bakışları, ne kal, ne de git diyor­du.

 

Dilindeki soru, gözlerinde de vardı.

 

“Şimdi mi gideceksin, yarın mı?”

 

Ne biçim bir adam, ne biçim bir insandı bu ihtiyar!. Fakat yine de hoşlanmıştı bu tavırdan. İnsanlarla olan iliş­kilerinde kendisini hiç bu kadar rahat, kendisini hiç bu ka­dar bağımsız hissetmemişti.

 

Durdu. Kendisinden cevap bekleyen ihtiyara “Şimdi” demek istiyordu. Bakışlarını Veda yamacının tepesine yöneltti. Hava kararmadan tepeye varması, varabilmesi mümkün değildi.

 

“Yarın gideceğim” demeyi de gururuna yediremedi, saatine bakarak “Bilmiyorum!.” dedi.

 

İhtiyar, genç adama dikkatlice bakmış, belirsiz olan ifadesindeki belirgin manayı anlamıştı.

 

“Tamam, yarın gidersin!.”

 

Kulübeden içeriye giren ihtiyarın arkasından bir süre baktı. Geleneksel de olsa, özel bir insandı bu!.

 

Kulübeden otuz-kırk metre uzaklaşarak bir ağacın di­bine oturdu. Sırtını ağaca dayayarak bir sigara yaktı. Kendisini rahat hissediyordu. Dünyadan kopuk özel duyguları ile Veda yamacını seyretmeye başladı.

 

Kulübenin içindeki yuvarlak masada akşam yemeği­ni yiyorlardı. Dörde sekiz ebatlarında, yaklaşık otuz metre­kare büyüklüğündeki bu kulübe, hiç de dışarıdan gözüktü­ğü gibi değildi. Kapının tam karşısındaki geniş cephede bir pencere ve pencerenin iki yanında kitaplıklar vardı. Pen­cerenin önündeki plastik yuvarlak masa, şimdi oturdukları masaydı. Kapının sağ tarafındaki dar cephe mutfak haline getirilmişti. Bir buzdolabı ve iki metrelik mutfak bankosu vardı. Mutfağın karşı tarafındaki dar cephede ise bir divan, bir komedin ve komedinin üzerinde iki-üç kitap gözüküyordu. Her iki tarafında birer pencere olan kapı cephesi ise hemen hemen boştu. Sadece kapının sol tarafındaki bü­yük kütüğün üzerinde küçük ekran bir televizyon duruyor­du. Elektrik jeneratörden geliyormuş. Evden biraz uzağa koymuş olmalı ki jeneratörün gürültüsü pek duyulmuyor­du.

 

Hem etrafına, hem kitaplara bakıyor ve bir yandan da yemeğini yiyordu. Patates yemeğiydi bu. Patates, so­ğan ve yağdan yapılmış olsa gerekti.

 

Fakat hiç de fena değildi.

 

“Acı sever misin?”

 

İhtiyar, kendi tabağına pul biber dökerken sormuştu bu soruyu.

 

“Biraz alayım.”

 

Kendisine biber kâsesini uzatmış sonra da saatine ba­karak televizyonu açmıştı. Mutfak bankosuna gitti. Çaydanlığa su ve çay katarak ocağın üzerine koydu.

 

Haberler başladı. İhtiyar adam yavaş yavaş yemeğini yiyor ve arada sırada boş gözlerle televizyona bakıyordu. Televizyondaki spiker, sanki onun bildiği haberleri veriyordu. Haberler karşısında yüzünde ne bir hayret, ne de bir hareket vardı.

 

“Her akşam dinler misin?”

 

İhtiyar ağzındaki lokmayı çiğnerken başını salladı.

 

Başka konuşmadılar yemekte. Ne kendisi konuşmak istiyor, ne de ihtiyar konuşuyordu.

Sofra toplanmış ve ihtiyar abdest almaya başlamıştı. Herhalde akşam namazını kılacaktı.

 

Dışarıya çıktı.

 

Kanepenin üzerine oturarak etrafı dinledi. Sadece böcek sesleri geliyordu kulağına. Ne böceği olduğunu anlayamadı. Hafiften ve kesintisiz cırcır sesleriydi bunlar. Ge­çirdiği günü düşündü. Hiç ummadığı bir yerde geceliyor­du. Oysa hesaplan böyle değildi. Şimdi burada değil, şimdi burada değil!.

 

Duraksadı!.

 

Bakışları derinlere daldı!. Ne söylemeliydi, yani şimdi nerede olmalıydı? Kendi duyacağı bir sesle “Şimdi hiçbir yerde olmamalıydım!.” dedi.

 

Uçurumun yani Veda yamacının dibi geldi gözünün önüne sanki hareketsiz bedenini görüyordu bu uçurumun dibinde. Cansız ve duygusuz bir et yığınıydı yerde yatan!.

 

Eline baktı ve parmaklarını oynattı. Yaşıyordu.

 

“İntikaller” dedi kendi kendine.

 

Saçmaladığını anlayarak yüzünü ve saçlarını sıvazla­dı. Kanepeden eğilerek içeriye baktı. İhtiyar dua ediyordu. Doğrularak arkasına yaslandı.

 

Kendisini rahat hissediyordu. Her nedense pek sıkılmamıştı bu ihtiyardan. İtici veya müdahaleci değildi. Veda yamacından atlayacağını söylediği zaman bile hiç tepki göstermemişti.

 

Sahi neden, neden tepki göstermemişti ki.

 

“Işığı yakayım mı?”

 

Kapıda duran ihtiyara baktı ve “Sen bilirsin!” dedi. İh­tiyar için yeterli bir cevap değildi bu ve sakin bir sesle sorusunu yineledi.

 

“Ben bilmiyorum!. Işığı yakayım mı?”

 

Önce bir kabalık, bir küstahlık olarak yorumladı bu soruyu. Fakat öyle değildi. “Işığı yakayım mı?” derken, herhalde beni görmek veya bana görünmek istiyor musun diyordu.

 

“Yak”

 

İhtiyar bir an durdu. Yak ifadesinden sonra “ma” ekinin gelip gelmeyeceğini bekledi. Sonra içeri girdi ve dışarının lambasını yaktı. Küçük bir tepsinin üzerinde çaydanlı­ğı, şeker ve bardakları masaya getirdi. Her iki bardağı da doldurduktan sonra içeriye girdi. Yemek masasında kulla­nılan plastik sandalyeyi dışarıya çıkararak kapının sol tara­fına koydu. Kendi çayına şeker attı ve çayını alarak san­dalyeye oturdu.

 

Öylece ihtiyarı seyrediyordu. Vazifesini yapan bir memur gibiydi. Ev sahibi olmaktan ve misafire hizmet etmekten hoşlanıp-hoşlanmadığı pek belli olmuyordu.

 

İhtiyar adam yavaş yavaş çayını karıştırıyordu. Kendi­si de çayına şeker atarak karıştırmaya başladı.

 

Bir süre böyle geçti…

 

Hiç konuşmamışlardı. Kendisi konuşmasa, ihtiyarın da hiç konuşmayacağı zannına kapıldı. Oysa az da olsa meraklanmıştı. Bu ihtiyarla biraz konuşmak, bu ihtiyarı bi­raz tanımak istiyordu. İlk soruyu kendisi sordu.

 

“İnsanları sevmiyor musun?”

 

İhtiyar çayından bir yudum aldıktan sonra kendisine baktı.

 

“Genel bir soru mu?”

 

“Evet”

 

“Seviyorum”

 

“O halde niye tek başına yaşıyorsun?”

 

“Kendimi de seviyorum. Zaman zaman kendimi baş­kasıyla paylaşmak istemiyorum.”

 

“Ama sevgi paylaşmaktır diyorlar.”

 

“Doğru. Fakat her şey paylaşılmaz. Çünkü paylaş­mak, parçalamak değildir.”

 

“Anlayamadım!.”

 

“İnsanlarla paylaştığın bir değer, İnsanlarla paylaştı­ğın bir güzellik, bu paylaşmadan sonra bölünüyorsa, bu paylaşmadan sonra değer ve anlamı küçülüyorsa, bu pay­laşmak değil parçalamaktır.”

 

Genç adama göre ilginç ve gizemli cevaplardı bunlar. Cebinden sigara paketini çıkardı.

 

“Sigara içer misin?”

 

“Bıraktım”

 

Bir sigara çıkararak yaktı. Çayından da bir yudum alarak bardağı masanın üzerine koydu.

 

“Ben insanları sevmiyorum!.”

 

Söylediği söze kendisi de şaşırdı!. Ne olmuştu kendi­sine? İnsanların sorularına cevap vermek istemezken, bu ihtiyara soruşuz cevap veriyordu.

 

“Genel bir cevap mı bu?”

 

“Evet, genel”

 

“O halde bir insan olarak kendini tanımıyor, kendini sevmiyorsun.”

 

İhtiyarın bu teşhisini hiç beğenmemişti. Bu kesin ka­nıya nereden ve nasıl varmıştı ki!?

 

Fakat yine de düşündü, yine de düşündü kendisini sevip-sevmediğini.

 

Aklı ve duyguları karıştı.

 

Açık ve net bir cevap bulamadı bu sorusuna. Buna rağmen ihtiyarın teşhisini cevapsız bırakmak istemedi.

 

“Kendime değer veriyorum”.

 

İhtiyarın yüzünde ilk kez bir şaşkınlık ifadesi gördü. Onun neden şaşırdığını düşündü. İhtiyar şaşırmakta haklıydı. Bu ihtiyara göre kendine değer verdiğini söyleyen birisi intihara gidiyordu. Kendisini anlamaktan aciz olan bu ihti­yarın, acizliğini yüzüne vurmak istedi.

 

“Beni anlayamazsın!.”

 

“Önemli olan bir insanın kendisini anlaması, doğru anlamasıdır.”

 

Bu sefer kendisi şaşırmıştı. İhtiyar sözlerine devam etti.

 

“Kendisini anlayan, doğru anlayan bir insan, bence anlaşılır bir insandır.”

 

İhtiyarın, bu bilgiç edası canını sıkmıştı. Bu nedenle ihtiyarın cevabını çürütmek istedi.

 

“Neden sigara içtiğimi anlıyor musun?”

 

“Evet”

 

 “Hiç sigara içmeseydin anlayabilir miydin?”

 

“Hayır”

 

Biraz sustu ve ilave etti.

 

“Ne demek istediğimi anladın değil mi?”

 

“Evet”

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s