TAŞ 04

Rahatlamıştı. Güzel bir örnekle meramını güzelce an­latmıştı. Sigara içmeyen bir insan, sigara içen bir insanın psikolojisini nasıl anlayamazsa, bazı olayları, bazı duyguları yaşamayan bir insan da, o duygulan yaşayan bir insanı anlayamazdı.

Sigarasını bu keyif ile içine çekti.

 

Konuşmanın kontrolü kendi elindeydi. İhtiyara belli bir seviyeden bakıyor ve istediği soruyu, istediği rahatlıkla sorabiliyordu.

 

“Kaç yıldır buradasın?”

 

“Sekiz yıldır. Fakat sürekli değil.  Her yılın üç-dört ayı.”

 

“İnzivaya mı çekiliyorsun?”

 

“Halvet  veya  inzivanın hassas  gerekçeleri  vardır. Ben bu gerekçelere sahip değilim.”

 

Pek anlayamamıştı bu cevabı.

 

“Neden?”

 

İhtiyar derin bir nefes alıp verdikten sonra tane tane konuşmaya başladı.

 

“Bak genç adam!. Bu sorgulayıcı tavrın pek hoş de­ğil. Daha birbirimizi hiç tanımıyoruz. Sen ise bir amir eda­sıyla bana sorular yöneltiyorsun!. Bütün bunlar burada mi­safir  olmanın bir bedeliyse, ben geceyi karşıda, karşı ağacın dibinde geçirmeyi yeğlerim.”

 

Bu sözleri hiç beklemiyordu. Öylece ihtiyara baktı. Her nedense bu ihtiyara acıdığını hissetti. Ev sahibi bu ihtiyar değil de, kendisiydi sanki. Evi kendisine bırakarak, karşı ağacın dibine gitmekle uyarmıştı kendisini.

 

Hafifçe gülümseyerek “Affedersin” dedi.

 

İkisi de susmuştu. İhtiyar adam kalkarak kendisine bir bardak daha çay koydu. Çayını alarak sandalyesine oturdu. Bu ihtiyarla birçok ortak noktası vardı. İnsanları sevdi­ğini söylemişti ama insanlardan rahatsız oluyor gibiydi. İh­tiyarla yaptığı konuşmaları zihninden geçirdi.

 

Bazı şeyleri daha iyi anlamaya başlamıştı.

 

Veda tepesinden atlayacağını söylediği zaman tepki göstermemesinin nedenini de bulmuştu sanki!. Herhalde bu ihtiyar da yaşamaktan bıkmış, bu ihtiyar da yaşamaktan usanmıştı. Belki o da öl­mek istiyordu, ölmek istiyordu ama o bir Müslüman’dı. Al­lah inancı, onun bu isteğini engelliyordu. Sormadan ede­medi.

 

“Yaşamaktan bıktın mı?”

 

“Sadece yorulduğumu hissediyorum.”

 

“Ölmek istiyor musun?”

 

İhtiyar, genç adamın gözlerine baktı. Bu sorunun ne anlama geldiğini, bu soru ile ne kastedildiğini görmek isti­yordu.

 

“Hayır”

 

“Doğru mu söylüyorsun!.”

 

İhtiyar bu ithamlı soru karşısında kızmadı.

 

“Sen yalan söyler misin?”

 

“Gerekirse”

 

“İster misin bu gecelik bir anlaşma yapalım, birbiri­mize hiç yalan söylemeyelim.”

 

Genç adam bir an duraksadıktan sonra cevap verdi.

 

“Tamam. Şimdi söyle. Ölmek istiyor musun?”

 

“Ölümden korkmuyorum, ölümden kaçmıyorum fakat ölmek de istemiyorum.”

 

“Neden?”

 

“Çünkü yaşamamın bir gayesi, bir anlamı var.”

 

Bu anlamın, bu gayenin ne olduğunu sormak isteme­di. Çünkü ihtiyarın “Ebedi cennet hayatı” diyeceğini biliyor gibiydi!.

 

Tanıyordu Müslümanları. Cennete inanan bu Müslümanlar, içinde bulundukları hayat cehennem de olsa buna katlanıyorlardı. Böyle inanıyorlar, böyle avutuyorlardı kendilerini!.

 

“Sen korkuyor musun?”

 

İhtiyarın bu sorusunu pek anlamamıştı..

 

“Neden korkuyor muyum?”

 

“Ölümden”.

 

“Niye korkayım ki? Bu dünyada yaşamak daha kor­kutucu değil mi?”

 

Hiç düşünmeden verdiği bu cevabı kendisi de beğen­mişti. İhtiyarın yüzüne bakıyor, sorusunun cevabını ihtiya­rın gözlerinde arıyordu. İhtiyar ise sorusuna soruyla karşı­lık vermişti.

 

“Korkutucu olan dünya mı yaşamak mı?”

 

Duraksadı. Bunu hiç düşünmemişti. Şaşkınlığını gizle­meden cevap verdi.

 

“Yaşamak ile dünyayı birbirinden hiç ayrı düşünme­dim. Herhalde ikisini birden kastediyorum.”

 

“Şimdiye kadar korkarak mı yaşadın?”

 

Yine duraksadı. Zihninden geçenleri toparlamaya ça­lıştı.

 

“Genel olarak korktuğumu ya da korkmadığımı söy­leyemem”. Yaşantımı kendi kontrolüme, kendi tasarrufuma aldığım zamanlar, korkmadan yaşadığım zamanlardı. Kork­madan yaşayabilmem, yaşam üzerindeki hâkimiyetime bağlıydı. Bu hâkimiyeti kaybettiğim zamanlar, kendimi akarsuda bir çöp gibi gördüğüm, açıkçası korktuğum zamanlardı.

 

İhtiyarın bakışları yumuşadı. Merhametle baktı gence ve aynı merhametle konuştu.

 

“Çok zor ve yalnız bir yaşam!.”

 

Bu tanımlama hiç de yanlış değildi. Gerçekten zor ve yalnız bir yaşam sürmüştü. Fakat ihtiyarın kendisine acıyarak bakmasını da içine sindiremedi.

 

“Bana acımanı istemedim!.”

 

“Ben de isteyerek acımadım!.”

 

Bu cevap daha çok canını sıktı. Hayali bir inanca yaslanan, bu inanç ile dik durmaya çalışan bu ihtiyar, ken­disini acınacak bir durumda görüyordu. Oysa acınacak du­rumda olanlar, boş inançlarla kendilerini avutan, kendileri­ni aldatan bu insanlardı.

 

“Yaşam karşısında yenilgiye razı olsaydım, diğer İn­sanlar gibi korkmadan yaşayabilirdim.”

 

İhtiyar yavaş yavaş başını salladı. Herhalde doğruladı­ğı, tasvip ettiği bir cevap olmuştu bu. Nitekim aynı istikamette, aynı manada konuştu.

 

“Yenilgiyi kabul eden insanlarda, yenilmek korkusu yoktur değil mi?”

 

Aferin yaşlı adama!. Ne kadar kısa ne kadar anlamlı konuşuyordu!.

 

“Tabi ki yoktur.”

 

“Peki, sen, sen bu savaştan galip çıkacağını umuyor musun?”

 

“Önemli oları yenilgiye razı olmamaktır, önemli olan savaşmaktır.”

 

İhtiyar adam cevabı yeterince belirgin, yeterince açık görmemiş gibi kendisine bakıyordu. Anlaşılan daha açık bir cevap bekliyordu. Duygu ve düşünceleri Veda yamacı­na yükseldi. İhtiyara Veda yamacının üstünden, en üst noktasından bakarak, İhtiyarın beklediği cevabı, ihtiyarın istediği açıklıkta verdi.

 

“Galip çıkacağım!.”

 

İhtiyarı düşündüren, düşüncelere daldıran bir cevap olmuştu bu.

 

“Nasıl?”

 

“Yaşama ve ölüme teslim olmadan. Kurbanlık bir koyun gibi ölümü beklemeden. İstediğim zaman, istediğim yerde, İstediğim gibi ölerek!.”

 

İhtiyarın düşünceli tavrı, değişmemişti. Sorusuna hiç cevap verilmemiş gibi kendisine bakıyordu. İhtiyarın meraklı yüzüne bakarak “Anlayamadın değil mi?” dedi. İhti­yar, anlayamadım manasında kaşlarını kaldırdı.

 

“Neyi anlayamadın?”

 

İhtiyar biraz duraksadıktan sonra cevap verdi.

 

“Galibiyet ölmek ise mağlubiyetin ne olduğunu?”

 

Durdu. Düşündü. İhtiyarın ne demek istediğini pek anlayamadı. Alaycı, küçümseyici bir cevaptı bu. Yoksa bu ihtiyar kendisiyle dalga mı geçiyordu!. Fakat bakışlarında bir alay, bir küçümseme yoktu. Kendi cevabına açıklık ge­tirmek istedi.

 

“Ben  ölüme  boynumu  değil,  kılıcımı  uzatıyorum. Ölüm bana vurmadan, ben ölüme vuruyorum.”

 

“Netice?”

 

“Netice, kendi istediğim zamanda, kendi istediğim yerde, kendi isteğimle ölüyorum!.”

 

İhtiyar hafifçe gülümsedi.

 

“Neden gülümsedin!.”

 

“Hoca Nasreddin’in bir fıkrasını hatırladım.”

 

Bu ihtiyar meseleyi sulandırmaya başlamıştı. Fıkranın ne olduğunu sormak istemedi. Ama ihtiyar konuşmasını sürdürdü.

 

“Nasreddin hoca eşekten düşmesine gülenlere, “Ne­den gülüyorsunuz? Zaten inecektim!” demiş.

 

Biraz durdu.

 

Bu ihtiyar ne kastetmişti ki!.

 

Fakat yine de Nasreddin hocanın bu olayı ve bu ce­vabı ile kendi durumu arasında bir bağlantı kurmak isteme­di. İhtiyara küçümser ve alaycı gözlerle bakmayı denedi. İhtiyarın ciddileşerek yükselen bakışları karşısında bunu da beceremedi.

                                

Mevzuyu değiştirmek istedi.

 

Fakat aklına hiçbir şey gelmedi. Gecenin güzelliğin­den veya buraların sakinliğinden bahsetse, gülünç bir duru­ma düşeceğini hissetti. Başka bir mevzu bulamadan ihtiyar yine konuşmaya başladı.

 

“Ölüme teslim olmak, galibiyet değildir.”

 

Argo tabirle “Yakamdan düş” demek istedi bu inatçı ihtiyara. Tuttuğunu bırakmayan bu ihtiyar, canını sıkmaya başlamıştı.

 

“Beni  anlamıyorsun!. Ölümüme  ferman  çıkmışsa, ferman sahibi benim, başkası değil!.”

 

“Peki, suçun ne?”

 

“Ne suçu?”

 

“Kendini hangi suçundan dolayı öldüreceksin?”

 

Bu sorular karşısında hem sıkıldığını, hem de merak­landığını hissetti. Hiç aklına gelmeyen, hiç düşünmediği sorulardı bunlar. Sıkıldığını belli etmeden cevap verdi.

 

“Suçlu olduğumu da nereden çıkardın?”

 

“Suçsuz bir insanı mı öldüreceksin?”

 

“Ölecek olan da, öldürecek olan da benim. Benim dışımda bir katil veya benim dışımda bir kurban yok ki!.”

 

İhtiyarın bakışları daha da keskinleşmişti. Sapla sa­manı birbirinden ayırmak istercesine sordu.

 

“Hem katil, hem de kurban olduğunu söylüyorsun. Peki, “Galip geleceğim” derken kimi kastettin? Yani kim galip gelecek? Katil mi, kurban mı?

 

Genç adam yine şaşırdı!.

 

Kendisini ikiyüzlü bir yaratık gibi görmeye başladı. Bir yüzünde katil, bir yüzünde kurban vardı. İhtiyar adam ise sorusunun cevabını bekliyordu.

 

Peki, ama “Ben” derken hangi yüzü, hangi kimliği, hangi kişiliği seçecekti? Hangi yüzle, hangi kişilikle cevap vermeliydi?

 

Bu sorularına cevap bulamadı. Çünkü ne katil, ne de kurban kişiliği, sahiplenmek istediği bir kişilik değildi. “Ben” derken kastettiği bir bütünlük vardı. Bu bütünlüğün parçalanmasına izin vermemeliydi.

 

Meseleyi dramatik bir hale getirme. Bu sadece be­nim bir tercihim. Dikkat et, benim tercihim diyorum. Yani istediğim zaman, istediğim yerde, istediğim şekilde öl­mek!.

 

“Meseleyi çarpıttığını, lafı yuvarladığını kendisi de an­lamıştı. Fakat başka ne yapabilir, ne cevap verebilirdi ki?”

 

“Her neyse” dedi kendi kendine!.

 

“Nerede öleceksin?”

 

“Orada, Veda tepesinde!.”

 

“Veda tepesi mi?”

 

“O tepeyi küçük yaştan beri bilirim. Seviyorum ora­yı. Oraya Veda tepesi diyorum.”

 

İhtiyar öylece dinliyordu. Düşünceli bir tavrı vardı. Herhalde o da Veda tepesini düşünüyordu. Gence sordu.

 

“O tepeye daha önce hiç çıktın mı?”

 

“Hayır”

 

“Anlaşılan Veda yamacının hep zirvesine bakmışsın. Hiç aşağısına da, aşağıdaki çukura da baktın mı?”

 

“Ne çukuru?“

 

İhtiyar kısa bir suskunluktan sonra hafifçe cevap ver­di.

 

“Leş çukuru.”

 

“Anlayamadım.”

 

“Kusura bakma, benim tabirim bu!. Zirvenin adını sen vermişsin, çukurun adını da ben verdim. Nedenine ge­lince, her sene o yamaçlarda otlayan hayvanlardan birkaçı o çukura düşer ve orada, o çukurda kokuşur.”

 

Öylece kalakalmıştı.

 

İhtiyar sandalyesinden kalkmış ve “Artık yatsıyı kıl­mam gerek!” diyerek kulübenin kapısına doğru yürümüştü.

 

“Söylesene, sen ne demek istedin.”

 

“Diyorum ki sen o zirvede ölmeyeceksin. O zirveden aşağıya düşecek, aşağıdaki leş çukurunda öleceksin!.”

 

Bunları söyledikten sonra tekrar kapıya yönelen ihti­yar biran duraksadı, Bir eliyle kapıya yaslanarak gence döndü ve kendisine göre yarım kalmış olan sözünü ta­mamladı.

 

“Zirvedeyken öldüğünü zanneden birçok meşhur gibi!. Oysa önemli olan hangi zirveden ayrılındığı değil, hangi çukura düşüldüğüdür!.”

 

Genç adam sustu!.

 

Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemedi!.

 

Kulübeden içeriye giren ihtiyarın arkasından öylece bakakaldı!. Bakışları ihtiyarın biraz önce durduğu kulübe­nin kapısına çakılı kalmıştı sanki.

 

Düşünmeye başladı…

 

İhtiyar kulübeye gireli yaklaşık yirmi dakika olmuş­tu. Yirmi dakikadır öylece oturmuş, ihtiyarın söylediklerini ve kendi durumunu düşünmüştü.

 

Doğru söylemişti ihtiyar.

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s