TAŞ 05

Veda zirvesinden atlayacaktı, atlayacaktı ama Veda zirvesinde değil, aşağıdaki çukurda ölecekti. İstese de, istemese de, hoşlansa da, hoşlanmasa da durum buydu. Yü­zünü buruşturdu. Hayvan leşlerinin yanında kendi cesedini görür gibi olmuştu!.

Tiksindiğini, gerçekten tiksindiğini hissetti.

 

Saatine baktı.

 

Gerçi saatin kaç olduğu umurunda değildi. Sadece duygu ve düşüncelerini değiştirmek, başka şeylere yönel­mek, başka şeyler düşünmek istiyordu.

 

Aklına ilk gelen şey yine ihtiyar oldu.

 

Gerçekten ilginç bir insandı bu.  Konuşmuş olmak için konuşmuyordu. Genel olarak mantıklı ve tutarlı şeyler­di konuştukları. Sıradan bir insan olmadığı da belliydi. İçerdeki kitaplara bakılırsa, kültürlü bir insan olmalıydı.

 

Fakat kendisiyle bazı ortak yönleri olsa da, temel me­selede kendisinden farklı, çok farklıydı. Bu ihtiyar ne ka­dar ilginç, ne kadar özel bir insan olursa olsun, yine de sı­radan bir insandı. Çünkü en temel meselede sıradan insanların kullandığı inanç bastonuna dayanarak, bu bas­tonla ayakta durmaya çalışarak, sıradan bir insan oluyordu.

 

İşte aralarındaki fark buydu.

 

Allah’a inanmak ve her bilinmezde Allah’a sığınmak, basit ve kolaycı bir yoldu. Bu insanlar Allah’a inanarak, her şeyi Allah’a nispet ederek, acizliği ve yenilgiyi peşinen kabul ediyorlardı.

 

İşin garip tarafı, somut olan bu insanların yenildikleri ve teslim olduk­ları şey, somut olmayan soyut bir şeydi!.

 

Kendisi ise kendisine karşı dürüst davranmış, kendisini böylesi boş şeylerle aldatmak veya avutmak istememişti. Çünkü dünyanın ve yaşamın gerçeği ne kadar ağır, ne kadar korkunç olursa olsun, bu gerçekten kaçılmaması gerekirdi. Nitekim kendisi, bu gerçekle yaşayan, bu gerçekle savaşan bir insandı.

 

Derin bir nefes aldı…

 

Kendine olan özgüvenini tekrar kazandığını hissetti. Seccadede oturarak Allah’a dua eden bu zavallı ihtiyar ile kendisi arasında, dağlar kadar fark vardı. Bu ihtiyar böyle­si bir yenilgiyle birlikte yaşamaya çalışırken, kendisi yenil­meden yaşamış ve yenilmeden ölecekti.

 

İhtiyar bunları, bu gerçekleri bilse, belki de kendisin­den önce Veda zirvesine gider ve kendisinden önce Veda zirvesinden atlardı. Bu düşünce gülümsemesine neden oldu. “Zavallı ihtiyar” dedi kendi kendine!.

 

Ayak sesleriyle kendine geldi. İhtiyar elinde bir ta­bakla dışarı çıkmıştı. İçinde üç elma bulunan tabağı masa­ya bırakarak yerine oturdu. Namaz kılan ihtiyara ne söyle­mesi gerektiğini, biliyordu.

 

Sadece ihtiyarın gönlü olsun diye söyledi.

 

“Allah kabul etsin”

 

İhtiyar susmuş ve kendisine bakmakla yetinmişti.

 

“Neden âmin demiyorsun?”

 

“Yalana âmin demem. Hani bu gece birbirimize hiç yalan, söylemeyecektik?”

 

Şaşırmıştı. Ne diyordu bu ihtiyar; Yoksa, yoksa bu ihtiyar Müslüman değil miydi?.

 

“Allah kabul etsin” demek yalan mı?

 

“Söylenen söz doğru. Ancak senin söyleyişin yalan.”

 

“Söylenen söz doğruysa, söyleyişle nasıl yalan olur?”

 

“Bak genç adam!. Âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.) Resulullah (s.a.v.)’e hitaben şöyle buyuruyor;

 

“Münafıklar sana geldikleri zaman: “Biz gerçekten şahadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah’ın elçisisin dediler. Allah da bil­mektedir ki sen elbette O’nun elçisisin. Ancak Allah, mü­nafıkların muhakkak yalan söylemekte olduklarına şahitlik etmektedir.”

 

Kısa bir süre sustuktan sonra devam etti.

 

“Anlayabildin mi? İnanmadan söylenen doğru, söyle­yen için yalan oluyor!.”

 

Doğru ve yalana ilişkin bu ince yaklaşımı beğenmişti.

 

Ancak münafıklara benzetilmesinden hiç hoşlanmamıştı.

 

“Ben münafık mıyım?”

 

“Hayır!. Münafıklık genel bir vasıftır. İnanmadan, inandığını iddia etmek veya inanmış gibi gözükmektir.”

 

“Ben inanmıyorum!.”

 

Bunu söyleyerek, bu itirafta bulunarak münafıklıktan uzaklaştığını hissetti. İhtiyar da bu sözünü tasdik etti.

 

“Biliyorum”

 

Sormuş olmak için sordu.

 

“Nerden biliyorsun?”

 

“İnanmış olsan, dünyaya ve dünya yaşantısına böyle bakmazdın.”

 

Doğru söylüyordu. İhtiyara baktı. Dünyaya inanç göz­lüğünden bakan bu ihtiyar, herhalde kendisinin de aynı gözlüğü takmasını istiyordu!. Oysa bu gözlüğü takmakla, belki bakışı değişecekti ama yaşanan realite hiç değişme­yecekti. Bu gerçeği var gücüyle ihtiyarın gözlerine vurmak istedi.

 

“Dünyaya sizin gözlüğünüzden baksaydım sadece ba­kışım değişirdi. Dünya değil.”

 

İhtiyar bu cevap karşısında hiç sendelememişti. Sa­kince cevap verdi.

 

“Önemli olan da bakıştır, dünya değil!.”

 

“Ateşi su gibi görmen, seni serinletiyor mu?”

 

Verdiği örnek gerçekten çok güzeldi. İhtiyarı can evinden vurmuş olmalıydı. Fakat ihtiyar yine sendeleme­miş, yine sakince konuşmaya devam etmişti.

 

“Ateşi su gibi görmek hayalperestliktir. Görme bo­zukluğudur. Oysa ben doğru bakışı, doğru tanımlamayı kastettim. Mesela Veda zirvesini sen de aynı şekilde görüyorsun, ben de aynı şekilde. Sen oraya tepe derken, ben çukur demiyorum. Oranın bir tepe olduğu konusunda ihti­lafımız yok. Ancak bu reel gözleme rağmen yine de oraya bakışımız, orayı yorumlayışımız farklı.”

 

“Eeee”

 

“İşte önemli olan en doğru bakışa, en güzel yorumlayışa sahip olmak.”

 

Genç adam düşündü.

 

İhtiyarın kimlik ve kişiliğini merak ettiği, ihtiyarı tanı­mak, ihtiyarı anlamak istediği için bu ihtiyara pek önyargıyla yaklaşmıyordu. Söylediklerini dinliyor, hem söylenen sözü, hem de bu sözleri söyleyen ihtiyarı anlamaya çalışı­yordu. Gerçi konuşma esnasında kendisine aykırı gelen bazı doğrularla karşılaşması, kendisini biraz tedirgin etse veya kendisine olan güvenini biraz zayıflatsa da kendisini doğruyu kabul etmek zorunda hissediyordu.

 

Doğru tanımlayış dedin. Herkesin kendine göre doğru tanımlayışı var.”

 

“Herkesin kendine göre tanımlayışı, doğru bir ta­nımlayış değildir. Doğru tanımlayış, nesneyi kendimize göre değil, nesneyi kendi hakikatine göre tanımlamamızdır. Mesela elma nedir sorusuyla karşılaştığımız zaman bu sorunun cevabını kendimizde değil, elmada aramamız gerekir. Çünkü elmanın hakikati, elmadadır!.”

 

İhtiyarın ne demek istediğini yeterince anlamış gibiy­di. Fakat bu meseleyi daha fazla uzatmak istemedi. Elma­dan örnek vermişti ihtiyar. Masadaki tabaktan bir elma aldı. Isırarak elmayı ve elmanın hakikatini yemeğe başladı. İhtiyar ise cebinden bir teşbih çıkarmış ve teşbih çekmeye başlamıştı.

 

Gece gerçekten sakindi.

 

Bu geceyi bir insanla beraber geçirmesine rağmen, bu insandan, bu ihtiyardan pek rahatsızlık duymuyordu. Elmanın çöpünü masaya koyacakken vazgeçti ve ileriye doğru attı. Veda zirvesi gözüküyor mu diye merak etti. Kalktı, beş on metre giderek kulübenin arkasında kalan Veda zirvesine baktı.

 

Hafif bir karartı şeklinde gözüküyordu.

 

Bir süre baktıktan sonra tekrar yerine döndü. İhtiyar hiçbir şey söylemeden kendisini izliyordu. İhtiyarın bakışlarında hem bir merak, hem de bir isnat, bir tanımlayış var­dı. Belki de bu ihtiyara çocuklarını, oğullarını hatırlatmıştı.

 

“Bana niye öyle bakıyorsun. Sana birisini mi hatırla­tıyorum?”

 

İhtiyar kendisini dalgınlıktan kurtararak cevap verdi.

 

“Söylememi ister misin?”

 

“Söyle.”

 

“Bana birisini veya bir insanı değil, etrafı ateşle çev­rilip, kurtuluş umudu kalmayınca kendisini sokan akrepleri hatırlatıyorsun?”

 

“Oha!” dedi içinden. İhtiyarın bu kadar açık, bu ka­dar dangalakça konuşacağını hiç beklemiyordu. Yine de gülümsedi. Dangalaklık da olsa, ihtiyarın bu denli açık sözlü olması hoşuna gitmişti.

 

Ayrıca ihtiyarın verdiği örnek, kendisiyle tamamen il­gisiz bir örnek de değildi. İhtiyar ise gülümsemesine karşılık vermemiş, daha da ciddileşerek yeni bir soru sormuş­tu.

 

“Etrafındaki ateş ne?”

 

Bu açık sözlü ihtiyar, kendisinden de açık bir cevap bekliyordu. Gizlemeye ve çekinmeye gerek duymadan cevap verdi.

 

“İnsanlar.”

 

İhtiyar cevabı duymuş fakat hiçbir cevap vermemişti. Susmuştu ve düşünmeye başlamıştı. Sanki cevabı parçalıyor, cevabın içindeki cevapları ortaya çıkarmaya çalışıyordu. Bakışlarını genç adama çevirerek sordu.

 

“İnsanları neden sevmiyorsun?”

 

“Bana, birlikte yaşayan hayvan sürülerini hatırlatı­yorlar. İnsanların arasına girdiğim, onlarla aynı tanıma dâhil olduğum zamanlar, kendimi aşağılanmış hissediyorum. Kendimi onlardan çektiğim zamanlar ise bu insanların ne­den ve niçinlerle başlayan onlarca sorusuyla karşılaşıyo­rum. Bütün soruların ortak noktası, neden bizim gibi değilsin! Hem vahşi, hem de küstah olan bu insanlar, ne olursa olsun kendilerine benzememi istiyorlar.”

 

“İnsanların hepsi senin gibi olsaydı, bu insanlardan rahatsız olur muydun?”

 

Hiç beklemediği, hiç düşünmediği bir soruydu bu. İn­sanların hepsi kendisi gibi olsaydı bu insanlardan rahatsız olur muydu? Bir süre düşündüyse de sorunun açık bir ce­vabını bulamadı. “Bilmiyorum!” dedi.

 

İkisi de susmuştu. İhtiyarın sözlerini ve kendi duru­munu düşünen genç adam, dalgın bir halde şunları fısılda­dı…

 

“Gerçi bundan da hoşlanmıyorum!.”

 

“Neden hoşlanmıyorsun?”

 

İhtiyarın bu sorusu ile dalgınlıktan kurtulan genç adam, kısa bir suskunluktan sonra cevap verdi.

 

“İnsanlardan ayrı kalmaktan, ayrı yaşamaktan. İçim­de tuhaf bir kopukluk, bir eziklik, bir gariplik hissediyorum!.”

 

“Neden tuhaf?”

 

“Ne  bileyim!. Sanki sevdiklerimden  ayrı  kalmışım gibi bir duygu bu. Oysa ayrı kaldığım insanlar, sevdiğim insanlar değil!.”

 

İhtiyar bakışlarını karanlığa çevirdi. Karanlığın en uç, en uzak noktasına bakıyor ve orada çok belirgin bazı şey­leri görüyor gibiydi. Bakışlarını yavaş yavaş genç adama çevirdi ve âlimlere özgü bir ciddiyetle konuşmaya başladı.

 

“İnsanların ve toplumların hem kemiyetleri, hem de keyfiyetleri vardır. Meseleyi kemiyet ve keyfiyet açısından değerlendireceğimiz zaman, insanların tercihlerini iki ayrı kutupta ele alabiliriz. Keyfiyete yani niteliğe önem veren üst kutup ve kemiyete yani niceliğe önem veren alt kutup. İnsanlar bu iki kutup arasında yer almaktadır. Materyaliz­min etkisindeki büyük bir çoğunluk, kemiyetin önemsendi­ği alt kutuba daha yakındır. Çünkü güç ve kuvvete önem veren materyalizme göre, güç ve kuvvet keyfiyette değil, kemiyettedir.”

 

İhtiyar biraz durdu. Sanki bilim adamlarına konferans veriyordu. Aynı ciddiyetle devam etti.

 

“Kemiyete önem veren insanlar, toplumsallaşmayı önemseyen,  kendilerini toplum içinde daha güçlü, daha güvenli hisseden insanlardır. Bunlar genel düzlemde kendi­lerini topluma, özel düzlemde toplumu kendilerine nispet ederler. Kendilerini mensup oldukları topluma göre tanım­layan, toplumun gücünü kendilerine nispet ederek, bu güç ile ayakta durabilen bu insanların bireysel keyfiyet endişe­leri pek yoktur.”

 

İhtiyar sustu. Kendisini dikkatle dinleyen genç ada­mın gözlerine bakarak “Anlıyorsun değil mi?” dedi.

 

Genç adam ihtiyarı hem dinliyor ve hem de ihtiyarın söylediklerini kendi zihninde örneklendirmeye çalışıyordu. Bu örneklendirme işinde pek zorlandığı da söylenemezdi. İhtiyar çok kısa olmasına rağmen çok net, çok açık konu­şuyordu. Tanımladığı insanlar, gerçekten onun tanımladığı gibi insanlardı. Kendisini toparlayarak ihtiyarın sorusuna cevap verdi.

 

“Evet. Devam et lütfen!.”

 

Farkında olmayarak ihtiyara karşı biraz nazikleşmişti. İhtiyar bu nazikleşmeyi pek önemsemeden konuşmasına devam etti.

 

“Keyfiyete önem veren insanlar ise kendilerini toplu­ma ve toplumun keyfiyetine göre tanımlamak istemezler. Çünkü kemiyet fazlalaştıkça vasıfsal keyfiyet düşer. Bunun önemli bir nedeni, fizyolojik olarak birbirine benzer olan insanların, psikolojik olarak birbirlerinden çok ayrı, çok farklı olmalarıdır. Hayvanlar âlemindeki fizyolojik farklılıklar, insanlar âleminde psikolojik farklılıklar olarak karşımı­za çıkar.

 

Psikolojik yönelişleri itibariyle aslanlara, kurtlara, çakallara, tilkilere benzer insanlar olduğu gibi, koyunlara, tavuklara, ineklere benzer insanlar da vardır. Farklı keyfi­yetlere sahip bu insanlar bir araya geldikleri veya bir grup oluşturdukları zaman, bu grubun keyfiyeti, bireysel keyfi­yetlere göre tanımlanmaz. Grup keyfiyetini belirleyen ana unsur, grubu meydana getiren insanların benzer ve ortak keyfiyetleridir. Tabi ki benzer ve ortak keyfiyetler ne ka­dar az ise grubun keyfiyeti, bireysel keyfiyetten o kadar düşük olur.”

 

İhtiyarı anlamakta zorlanmaya başlayan genç adam, örnek istercesine “Nasıl?” dedi.

 

İhtiyar bu soruyu hiç yadırgamadan cevap verdi.

 

“Mesela bir aslan, bir kurt, bir çakal ve bir eşek hep beraber bir grup oluştursalar, bu grubun keyfiyeti aslanın keyfiyetinden değil, eşeğin keyfiyetinden bile daha düşük olur. Çünkü bireysel olarak bazı keyfiyetlere sahip olan eşek bile, bu grupta o bireysel keyfiyetlerinden önemli bir kısmını yitirir.”

 

“Biraz daha açar mısın?”

 

“Bak genç adam!. Şimdi sana bireysel olarak kendi keyfiyetini anlat desem, belki elli sayfalık bir anlatımda bulunursun. Aynı soruya ben de aynı uzunlukta cevap verebi­lirim. Fakat ikimiz bir araya gelip, kendimizi “Biz” kelime­siyle ifade ettiğimiz  zaman “Bizim  keyfiyetimiz nedir?” sorusuna vereceğimiz cevap, elli sayfalık bir cevap olmaya­caktır. Belki bir, belki iki sayfalık bir cevaptır bu!. Çünkü bu  soruya  vereceğimiz cevapta,   bireysel  keyfiyetlerimizi değil, ortak keyfiyetlerimizi dikkate almak durumundayız.”

 

Genç adam kafasını salladı.

 

“Çok güzel” demişti içinden. Gerçekten düşünen ve düşünceleri aydınlık olan bir insandı bu ihtiyar!.

 

Meseleyi ne kadar açık, ne kadar basit anlatmıştı.

 

Fakat bütün bunları neden anlattığını ve bu anlattıkla­rıyla nereye varmak istediğini henüz anlayabilmiş değildi!.

 

“Bu açıklamaları neden yapıyorsun?”

 

İhtiyar bu soru karşısında da pek şaşırmadı. Sakince cevap verdi..

 

“Sana, seni anlatıyorum…”

 

“Nasıl?”

 

“Keyfiyete önem veren ve bireysel keyfiyetini üstün gören bir insansın. Ancak materyalist kültürün etkisinde kalarak güç ve kuvvete de önem veriyorsun. Dolayısıyla bireysel kalınca güçten, topluma girince keyfiyetten uzaklaş­tığını hissediyorsun. Belki de uzun yıllar toplumsallıkla bi­reyselliğin arasındaki sınır çizgisinde yaşadın. Toplumun içine girmekten korktuğun gibi, yalnız kalmaktan da korktun. Meseleleri düşündükçe ve meselelerde derinleştikçe, toplumsallıkla bireyselliğin arasındaki sınır çizgisinin inceldiğine şahit oldun. Ve artık bu ince çizgiye sığmadığını, bu ince çizgide yaşayamayacağını düşünüyorsun.”

 

İhtiyarın son sözlerini nefesini tutarak dinleyen genç adam, ihtiyar susunca derin bir nefes aldı.

 

Şaşırmıştı!. Şimdiye kadar el ve akıl yordamıyla tanı­maya çalıştığı yüzünü, ihtiyarın sözlerindeki aydınlık ayna ile görüvermişti. Apaçık bir şekilde gördüğü bu yüz karşısında önce irkildiğini, korktuğunu, daha sonra bu korku­nun kendine yönelik bir ezikliğe, bir acımaya dönüştüğünü hissetti.

 

Hoşlanmadı bu duygulardan!.

 

İtiraz etmek istedi ihtiyara!.

 

Bütün bunlar senin kuruntuların, senin zanların de­mek istedi. Fakat böyle bir itirazda bulunursa ihtiyarın susacağı, daha fazla konuşmayacağı endişesine kapıldı. Oysa meraklanmıştı!. İhtiyarın daha da konuşmasını, konuşma­ya devam etmesini istiyordu.

 

“Diyelim ki bazı durumlarım senin anlattığın gibi. Bunun neresini eleştiriyorsun?”

 

“Sınır çizgisinde yaşamanı!.”

 

Durdu, düşündü.

 

“Peki, ne yapmalıydım?”

 

“Her iki bölgede rahat edebileceğin ve rahatsız ol­mayacağın ölçüde yayılmalıydın.”

Bir sigara daha yaktı. Dumanı derin derin içine çe­kerken, ihtiyarın kısa nasihatini düşündü. Topluma kendisi gibi bakan bu ihtiyarın kısacık nasihatinde, çok uzun ma­nalar vardı. Hem bireysellik ve hem de toplumsallık düzleminde bilinçli bir yayılmadan söz ediyordu bu ihtiyar. Ge­nişliğini ve sınırlarını kendisinin belirleyeceği bir yayılmadan bahsediyordu.

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s