TAŞ 06

“Sence bu mümkün mü?”

“Tabi ki mümkün. Yeter ki bu meseleye “Ya o, ya bu”, “Ya hep, ya hiç” kabulüyle yaklaşma.”

 

İhtiyarın bu cevap ile ne kastettiğini düşünmüş ve şimdiye kadar hiç bilmediği, yabancısı olduğu bir gerçeği anlamaya başlamıştı!.

 

Kafasını hafifçe salladı.

 

İsteksiz ve sıkıntılı bir kafa sallayıştı bu!.

 

İhtiyarın verdiği dosdoğru cevaplan bir yandan takdir ediyor, bir yandan sıkıntıyla karşılıyordu. Çünkü sorduğu soruların cevabını merak etmesine rağmen yine de bu geleneksel ihtiyarın bocalamasını, yönelttiği sorular karşısın­da çaresizliğe düşmesini istiyordu. Oysa hiç sendelememiş, hiç bocalamamıştı bu koca ihtiyar!.

 

Kendisi gibi ateist olsaydı, belki de bu ihtiyara çok daha fazla değer verir, söyle­diklerini çok daha fazla dikkate alırdı. Ne var ki bir Müslüman’dı bu!. Dünya insanlarında yaygın bir hastalık olan Al­lah’a inanma ve inanılan Allah’a sığınma, bu ihtiyarda da vardı.

 

Kusursuz insan olmazdı, olmazdı ama en temel meseledeki bu kusur, genç adamın hoş gö­receği, makul karşılayacağı bir kusur değildi.

 

Şimdiye kadar tutarlı cevaplar veren ihtiyara, biraz da zayıf yönünden yaklaşmak istedi.

 

“Toplumsallığın olumsuz yönleri konusunda hemfiki­riz. Ancak cemaate önem veren İslam dini de insanları sürü haline getiriyor. Çağdaş toplumlarda birey nasıl kayboluyorsa, İslam cemaatinde de aynı şekilde kaybolmuyor mu?”

 

“Şimdiye kadar anlattıklarım, meselenin fıtri yönünü dikkate alan kısa bir mukaddime, yani kısa bir başlangıçtı. Meseleyi İslami hakikatlere göre ele aldığımızda, bu mese­lenin hem bireysel, hem de toplumsal boyutta muhteşem bir derinlik, bir genişlik kazandığını görürsün.”

 

Biraz alaycı bir üslupla cevap verdi..

 

“Zaten dini gerçekler hep muhteşem olur değil mi?”

 

“Anlayanlar için öyle!.”

 

İhtiyar verdiği bütün cevaplar ile belirgin bir üstünlük sağlıyordu ama bu üstünlük hal ve tavırlarına hiç yansımı­yordu. Nitekim bu son cevabı verdikten sonra da sakin ve tevazulu durumu hiç değişmemişti.

 

“Anladığını anlatabilir misin?”

 

“Anlattığımı anlayabilir misin?”

 

Genç yine tebessüm etti ve gözlerini kapatarak başı­nı salladı.

 

“İslam, Allah’a kulluk dinidir. Bu kulluğun kalkış nok­tasında fert, sonraki aşamalarında cemaat vardır. Cemaa­tin olup olmaması, ferdi kulluk sorumluluğunu etkilemez. İslam dini, ferdi kulluk sorumluluğu ile bireysel kimliği şe­killendirdiği gibi, cemaat sorumluluğu ile cemaat kimliğini şekillendirir. Burada önemli olan, ferdi kimlik ile cemaat kimliğinin birbiriyle çelişkili değil, birbiriyle uyumlu olması­dır. Çünkü İslam’a göre her iki kimliğin temel öğelerini, aynı dini gerçekler, aynı İlahi hakikatler belirlemektedir. Dolayısıyla İslam cemaati kimliği, mizaç olarak bireyselliği tercih eden Müslümanların bile severek kabullendikleri bir kimliktir. Çünkü Müslüman’ın ferdi keyfiyetini şekillendiren bireysel vasıflar veya bireysel duygular, bir cemaatin ortak vasıfları, ortak duygulan haline geldiği zaman rahmetli bir bereket kazanmaktadır. İşte cemaat bünyesinde rahmetli bir genişlik kazanan bu duygular, bireyselliği tercih eden Müslümanların bile ferdi kimliğine yansımakta, ferdi kim­likteki vasıf ve duyguların derinlik kazanmasına sebep ol­maktadır.”

 

İhtiyar sustu ve gencin gözlerine bakarak sordu.

 

“Muhteşem, öyle değil mi?”

 

İhtiyarın  anlattıklarını  zihninde toparlamaya  çalışan genç adam, bu toparlamayı bitirdikten sonra cevap verdi.

 

“Anlayana!.”

 

Uzun süredir ciddiyetini koruyan ihtiyarı gülümseten bir cevap olmuştu bu. Gülümseyerek kafasını salladı.

 

İnsanlardan hoşlanmayan genç adam, bu ihtiyarın konuşmalarından, bu ihtiyarın mütevazı hareketlerinden hoşlanmıştı. Elma tabağından bir elma alarak yerine otu­ran ihtiyara bu hoşnutlukla baktı. İhtiyar bir süre elmaya bakmış ve sonra cebinden çıkardığı çakıyla elmadan bir di­lim keserek yemeye başlamıştı. Elmayı büyük bir keyifle yi­yordu. Elmadan aldığı lezzet, diline değil, yüzüne vuruyor­du sanki. Oldukça tuhaf karşıladığı bu durumu sormadan edemedi.

 

“Kaç yaşındasın?”

 

Çiğnemesini bitirip yutkunduktan sonra cevapladı.

 

“Altmış iki Altmış yıldır elma yemekten bıkmadın mı?”

 

İhtiyar ağzına götürdüğü ikinci dilimi geri döndürerek gence baktı. Gencin yüzündeki samimi merakı görünce gülümsedi.

 

“Neden bıkayım?”

 

Ben bu hayatı yaşarken tekrarlardan nefret ediyo­rum. Bir şeyi tekrar tekrar yapmak, tekrar tekrar yaşa­mak, sıkıntı veren bir külfet gibi geliyor bana. Ne bileyim, kendimi karbon kâğıdının altındaki ikinci, üçüncü nüsha gibi görmeye başlıyorum. Oysa senin şu elmayı yiyişini görenler, senin şimdiye kadar hiç elma yemediğini sanır­lar.”

 

“Ben bu elmayı şimdiye kadar hiç yemedim ki!.”

 

“Anlayamadım!.”

 

“Ben her seferinde başka başka bir ağızla, başka bir elma yiyorum!.”

 

İhtiyar bu cevabı verdikten sonra ikinci dilimi ağzına götürmüş ve çiğnemeye başlamıştı. Genç adam kendisini oldukça şaşırtan ihtiyara aynı şaşkınlıkla sordu.

 

“Senin tekrar ettiğin bir şey yok mu?”

 

“Bu olsa olsa nefes olurdu. Fakat hiçbir nefesi de iki kere almadım.”

 

Genç adam düşüncelere daldı. Bu ihtiyarın dünyaya ve yaşama bakışı çok farklıydı. “Aynı nehre iki kere girilmez” diyen doğu düşüncesine hem nesnel, hem de öznel bir yaklaşımdı bu kendisi bu düşünceye hep nesnel yak­laştığı için, meselenin aynı içerikteki öznel boyutunu pek fark edememişti.

 

Tekrar olayına bakışı değişmişti sanki!.

 

Oysa dünyadan ayrılmak istemesinin bir nedeni de bu tekrarlardı. Herhangi bir şeyi tekrar tekrar yapmak, tok karnına yemek yemeye çalışmak gibi bir bıkkınlık, bir bu­lantı veriyordu ona daha önceleri “Bu hayat hiçbir şeyi iki kere yapacak kadar uzun değil” diyordu kendi kendisi­ne. Fakat ne gariptir ki yapacakları veya yapmak istedikle­ri şeyler bitmiş, hayatı bitmemişti!. Bu gerçekle veya bu duygularla karşılaştığı zaman ise “Bu hayatta, hiçbir şey iki kere yaşanmaya değmez!” diyerek tekrarlardan uzaklaşma­ya ve hiç yaşamadığı ölüm olayına yaklaşmaya başlamıştı. Ölüm düşüncesi aklına gelince biraz şaşırdı!. Veda yamacına bu düşünceyle kol kola girmiş bir halde gelmesine rağmen sanki biraz uzaklaşmış, sanki bi­raz ayrı kalmıştı bu düşünceden. Nitekim kendisini şaşırtan şey ölüm düşüncesinden az da olsa uzaklaşmış olmasıydı. Ölüme ait duyguları biraz küçülmüş, biraz soğumuştu san­ki!

 

Hoşlanmadı bu durumdan!.

 

Ne yapacağını, ne istediğini bilmeyen kararsız insan­lara benzediğini hissetti.

 

Oysa böyle bir insan değildi ol!

 

Kararını vermiş ve bu kesin kararla buralara gelmiş­ti!. Kendine gelmek ve ölüm düşüncesini sindire sindire tekrar koklamak istedi.

 

Ölüm!..

 

Bir boşluk, bir hiçlikti bu…

 

Her şeyin bitmesi, yoklukla kucaklaşmasıydı bu!.

 

Seviyordu, hoşlanıyordu bu yokluk düşüncesinden.

 

Kendisine hiçbir korku, hiçbir endişe vermiyordu bu yokluk düşüncesi. Çünkü yoklukta hiçbir şey yoktu. Üzüntüler, sıkıntılar, sorunlar, problemler, kaygılar, beklentiler, hiç ama hiçbir şey yoktu.

 

Bütün sıkıntıları, bütün kaygılan, bütün sorunları, bu sıkıntıları taşıyan bedeniyle birlikte yok olacak, yokluğa karışacaktı!.

 

Bu düşüncelerle tekrar kendine geldiğini hissetti.

 

İhtiyarla yaptığı konuşmalarla bu düşüncelerden uzaklaşmış olması, kendisine biraz kızmasına neden oldu. İhtiyara bu fırsatı vermemeliydi. Yarın Veda tepesine gide­cekti. İhtiyarın yanından haksız bir suçlu gibi değil, ne yaptığını bilen bir kişi olarak ayrılmalıydı.

 

Gerçi bu ihtiyar Veda tepesinden atlamak istemesiyle pek ilgilenmemişti. Bazı şeyler söylemiş ve ister atla, ister atlama gibi kayıtsız bir tavra girmişti. Bir türlü anlayama­dığı bu kayıtsız tavrın sebebini öğrenmek istedi.

 

“Veda  tepesinden  atlayacağımı söylediğim zaman niye hiçbir tepki göstermedin?”

 

“Tepki gösterseydim giderdin.”

 

Durdu. Düşündü. İhtiyarın bu açık cevabı, doğru bir cevaptı. Şayet tepki gösterseydi, merakla üzerine gelseydi, herhalde burada olmazdı.

 

“Demek gitmemi istemedin!.”

 

“Evet” 

                                                      

“Neden?”

 

“Gittiğin yer cehennemdi!.”

 

İhtiyara acıklı ve alaycı bir gülümsemeyle baktı. Bu ihtiyara hem acıdığını hissediyor, hem de onun bu boş sözleriyle alay etmek istiyordu…

 

Boşuna endişelenmişsin!. Ben cehenneme inanmıyorum.

 

“Zaten o ateşe, öncelikle ona inanmayanlar girecek. Cehenneme inanmaman veya cehennemi yok kabul et­men, cehennemi ortadan kaldırmaz!.”

 

Cehennemden bahseden ihtiyarın sesi ve bakışları değişmişti sanki!. Cehennemle karşı karşıya gelmiş gibi açık bir korkuya ve endişeye kapılmıştı. Bir insanın, kendi­sini boş bir şeye bu kadar inandırması gerçekten şaşırtıcıydı!.

 

İhtiyara duyduğu acıma hissi daha da koyulaştı!. Be­denini ayakta tutabilmek için bu inanç bastonuna var gü­cüyle tutunuyordu. Bu inanç bastonu elinden alınıverse, boş bir çuval gibi yere yıkılıverecekti!.

 

Önce hiç konuşmayayım bu zavallı ihtiyarın bastonuna hiç dokunmayayım diye bir düşünce geçti içinden!.

 

Aklına gelen karşıt düşünce ise, bu ihtiyarın inanç bastonunu kırmak ve ne yapacağını seyretmekti. Bu iki düşünce arasında biraz bocaladı. Bir karar verebilmek için ihtiyarın gözlerine bakınca, ikinci düşüncesi ağır basmaya başladı. Çünkü bu ihtiyar, sakin ve kendinden emin göz­lerle kendisine bakıyordu. Bu ihtiyara az da olsa haddini bildirmesi, kendinden emin olan bu tavrını biraz değiştir­mesi gerekiyordu. İhtiyar kendisine “Cehenneme inanma­man veya yok kabul etmen, cehennemi ortadan kaldır­maz!.” demişti.

 

Kendisine aynı mantıkla cevap vermeliydi.

 

Cennete inanman veya cenneti var kabul etmen de, cenneti var etmez!.

 

İhtiyar öylece kendisine baktı. Belli etmiyordu ama iç dünyasında sarsılmış ve sendelemiş olmalıydı. Kafasını ha­fifçe sallayarak genç adama cevap verdi.

 

“Kurduğun mantık doğru. Var olan bir şey inkârla yok olmayacağı gibi, yok olan bir şeyde inançla var olmaz. Ancak cennet, inanarak var ettiğimiz değil, inanarak gire­ceğimiz bir yerdir.”

 

“Cennete inandığın için cennet var diyorsun!.”

 

“Yanılıyorsun. Ben cennete inandığım için cennet var demiyorum. Allah’a inandığım ve Allah bildirdiği için cennet var diyorum.”

 

Mesele cennetten Allah’a gelmişti. Genç adama göre değişen bir şey yoktu. Dilinin ucuna gelen ifadeyi önce söylemek istemedi. Fakat başkaca hiçbir cevap bulamadığı için bu İfadeyi söylemek zorundaydı.

 

“O da inandığınız için var!.”

 

İhtiyar adam hiçbir şey söylemeden genç adamın gözlerine baktı. Bu suskunluğu acizlik olarak yorumlayan genç adam ihtiyara acıdığını hissetti.

 

“İstersen bu konularda konuşmayalım!. Belli ki üzü­leceksin?”

 

İhtiyar adam bu söz karşısında şaşırdı ve şaşkınlığını gizlemeden sordu.

 

“Neden?”

 

“Çünkü bazı doğrular,  insanların, özellikle Müslümanların kabul etmek istemeyecekleri doğrulardır!.”

 

İhtiyar adam bu sözler karşısında biraz kızmış, biraz sıkılmış gibiydi.

 

“Bak genç adam!. Şu an içinde bulunduğum duruma doğrulardan kaçarak değil, kimden gelirse gelsin doğruları tasdik ederek, doğrulara sahip çıkarak geldim. Konuşmak istiyorsan, konuşalım.”

 

“Bu konuşmaların sonu ateistlikse ne yapacaksın? İnançsız kalırsan neye dayanacak, nasıl yaşayacaksın?”

 

“Meselenin o yönünü hiç merak etme!. Gerekirse Veda tepesine birlikte çıkarız!.”

 

İhtiyarın bu kesin tavrı hem hoşuna gitmiş, hem de kendisini şaşırtmıştı. Doğrulara bu kadar açık, doğrulara bu kadar istekli olabileceğini hiç düşünmemişti.

 

Acaba samimi miydi?

 

Samimi olmalıydı!. Çünkü ihtiyarın gözleri de aynı samimi tavrın, aynı samimi manasını yansıtıyordu. Genç adam tereddütle başladığı bu konuşmaya, ihtiyarın bu tav­rına binaen yeni bir heyecanla, yeni bir istekle devam etti…

 

“Benim kanaatime göre Allah’a inanan insanlar, ha­yatın acı gerçeği karşısında çaresizliğe düşen insanlardır. Büyük bir güce sığınma ihtiyacı duyan bu insanlar, bu gücü tanrı olarak isimlendirmişler ve bu tanrıya inanmışlar­dır. Bu tanrıya tapınmaları, asıl itibariyle bu tanrıya sığın­malarıdır. Dünya ve yaşam karşısındaki acizliklerini bu sı­ğınma ile giderirler. Çünkü üstün güçler nispet ettikleri bu tanrıya ibadet ettikleri zaman, bu tanrının kendilerini koru­yacağı, kendilerine yardım edeceği inancına sahiptirler.”

 

Genç adam bilinçli olarak durdu. İhtiyarın gözbebeklerine, gözlerinin ta içlerine bakarak, konuşmasının başın­dan beri gerdiği yayı ve yayın ucundaki en keskin cümleyi ihtiyarın kalbine doğru salıverdi.

 

“İşte insanların icat ettikleri bu tanrının adı, bu tanrı­nın adı Allah’tır!.”

 

Sustu genç adam!.

 

İhtiyarın can çekişmesini seyretmek istiyordu.

 

Fakat ihtiyar yine sakindi!.

 

Bu anlattıklarını çok ciddi bir şekilde dinlemesine ve anladığını ifade eden gözlerle kendisine bakmasına rağmen, bir depreniş, bir rahatsızlık belirtisi göstermemiş ve sakinliği bozulmamıştı. Genç adama bir süre baktıktan sonra sordu.

 

“Bitti mi?”

 

“Şimdilik..”

 

İhtiyar adam susmuş, bakışlarını teşbihine çevirmişti. Parmaklarıyla teşbihini çekerken, bir şey söyleyip söylemediği pek belli olmuyordu. Teşbih çeken parmağı durdu. Bakışlarını genç adama çevirdi ve ağır ağır konuş­maya başladı.

 

“Söylediklerini dinledim. Sözlerine senin boyutundan bakarak, seni ve söylediklerini daha iyi anladım. Dışarıdan gözlemlediğin din olayını, ateizme göre yorumluyorsun. Bu yorumunu kendi açından doğru kabul ediyorsun. Doğ­ru kabul etmenin nedeni, bu yorumunun mantıki olması!.”

 

“Mantıki olan şey doğru değil midir?”

 

“Mantık, doğruluk ölçüsü değildir. Herhangi bir şe­yin onlarca mantıki açıklaması bulunmasına rağmen, bir tane gerçeği, bir tane doğrusu vardır. Makul nedenlere da­yanan mantıki açıklamalar ise makul nedenler adedincedir. Mesela ben, senin bu zaman diliminde burada neden bulunduğuna ilişkin, onlarca mantıki teori üretebilirim. Senin dışındaki birçok insan da bu mantıki teorilere inanabi­lir. Ancak sen gerçeği bildiğin için, benim teorilerimi man­tıki bulmana rağmen doğru bulmazsın. Çünkü bu teorilerin mantıki olması, doğru olması anlamına gelmez. Daha önce de söylediğim gibi mantık, doğruluk ölçüsü de­ğildir.”

 

“Peki, sence doğruluk ölçüsü nedir?”

 

“İlim”

 

“Yani bilgi diyorsun”

 

“Bilgi sadece bir doküman, bir hammaddedir.  Bu hammaddenin doğru bir yöntemle ve temiz bir akılla işlenmesinden ilim hâsıl olur.”

 

Genç adamın kafası karışmıştı…

 

Şimdiye kadar ateizmle ilgili görüşlerini besleyip ge­liştirmiş ve bu görüşlerinden hiçbir şüphe, hiçbir kuşku duymamıştı. Bu ihtiyar ise bütün anlattıklarının ilmi değil mantıki olduğunu belirterek, kendisini fantastik bir hikaye yazarına benzetmişti!.

 

“Peki, sen, sen nasıl açıklıyorsun bu durumu?”

 

İnsanların yaşam  karşısında aciz düştüklerini, bu acizlikten korkarak yüce bir güce sığınmak istediklerini söyledin. İslami açıdan da doğru olan bu fıtri gerçeği ben de kabul ediyorum. Bu ortak noktamızdaki farklılığımız, bu yüce gücün olup-olmaması noktasında. Senin varsayımına göre insanlar olmayan bir şeye yönelip, olmayan bir şeyi sevip, olmayan bir şeyden korkuyorlar. İslam’a göre ise her insanın fıtratında Allah gerçeği var. Çünkü Allah (c.c.) biz insanları dünya yaşantısına göndermezden evvel huzurunda toplamış ve “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyu­rarak, hepimize bu gerçeği tasdik ettirmiştir, İşte insanların Allah’a yönelmeleri ve Allah’a sığınmak istemeleri, fıtratı­mızda bulunan bu gerçeğin gün yüzüne çıkmasıdır. Kaldı ki en koyu ateistler dahi tehlike anlarında farkında olmadan “Allah” diyerek ve Allah’a yönelerek, fıtratlarında böyle bir gerçeğin olduğunu hissederler.

 

“Benim fıtratımda böyle bir gerçek yok!.”

 

“Yanılıyorsun. Senin fıtratında da bu gerçek var. Belki sen farkında değilsin!. Kendini biraz tahlil etmen, kendini biraz dinlemen gerekir.”

 

“Anlayamadım!.”

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s