TAŞ 07

“Allah’a iman eden müminler, iman ederken bir şeye iman ettiklerini bildikleri, hissettikleri gibi Allah’ı inkâr edenler de bir şeyi inkâr ettiklerini bilmekte, bunu hissetmektedirler. İnkâr edenler bile, muhatabı gerçekten yok olan bir hiçi inkâr etmediklerini hissederler. Bunu hisset­tikleri içindir ki inkâr etmelerini önemserler.”

 

İhtiyar biraz sustuktan sonra devam etti.

 

“Mesela bir ateistin Allah’ı inkâr etmesi, bu ateistin gerçekte hiç olmayan uçan develeri inkâr etmesi gibi boş ve önemsiz değildir. Nitekim sen de kendini dinlediğin za­man, bu iki inkâr arasındaki farkı görebilir, Allah’ı inkâr ederken, bir şeyi inkâr ettiğini hissedersin.”

 

İhtiyar adam biran sustuktan sonra gencin gözlerine bakarak ilave etti.

 

“İşte hissettiğin bu şey, fıtratındaki Allah gerçeğidir. Son cümle her nedense genç adamın irkilmesine sebep olmuştu. Genç adamın hiç hoşlanmadığı, hiç kabul etmek istemeyeceği sözlerdi bunlar!. Hemen itiraz etmek istedi.”

 

Fakat durdu.

 

Düşündü biraz ihtiyarın söylediklerini. Kendi kendine “Uçan develer yoktur” dedi. Gerçekten boş ve önemsiz bir inkârdı bu!. Oysa, oysa “Allah yoktur” derken, başka, daha başka şeyler hissediyordu.

 

Canı sıkıldı!.

 

Acaba bu ihtiyar daha önceleri ateist miydi?

 

Önceleri, daha önceleri ateist değilse, ateistlerin psi­kolojik durumlarını nasıl biliyordu? Kuşkulu gözlerle ihtiyara baktı. İhtiyar adam sakin bir şekilde teşbihini çekiyordu. Son konuştuklarına bir cevap, bir yanıt beklemez gibiydi. Ama susmamalı, cevap beklemeyen ihtiyara mutlaka bir cevap vermeliydi.

 

“Bu anlattıklarında bir gerçek varsa, bu gerçek sade­ce psikolojik bir hastalıktır. İnsanların olmayan bir şeyi sevmeleri, olmayan bir şeyden korkmaları, sadece bir halüsinasyondur.”

 

İhtiyarın yüzünde acıyla karışık bir gülümseme belirdi. Belki susacak, belki daha fazla sürdürmeyecekti bu konuş­mayı. Ama konuşmayı tercih etti…

 

“Dünya insanlarının binlerce yıldır ortak bir halüsinasyon içinde olduklarını mı iddia ediyorsun? Günümüze mütevatir bir hadise olarak gelen Kızıldeniz’in yarılması, on binlerce insanın gördüğü bir halüsinasyon muydu? Firavun ve orduları bu halüsinasyonda mı boğuldu?”

 

“Bunlar bence tarihi hikayeler!.”

 

“Önemli olan gerçek olup olmaması!. İkinci dünya savaşı kadar gerçek olan Kızıldeniz’in yarılması, on binlerce insanın gördüğü, on binlerce insanın şahit olduğu ve nesil­den nesle aktardığı mütevatir bir hadisedir. Ama sen me­seleye küfri bir ön kabulle yaklaşıyor, sonra da bu ön kabulünü mantıki temellere oturtmaya çalışıyorsun.”

 

Bu ifadelere canı sıkılmıştı. Kendisini meseleye ön ka­bulle yaklaşmakla suçluyordu. Sanki kendilerinin ön kabulü yokmuş gibi!.

 

“Sizlerin sahip olduğu Allah inancı da ön kabullerden kaynaklanıyor. Meseleye iman ön kabulüyle yaklaşıyorsunuz. Kaldı ki ben yaşadığımız toplumdaki Müslümanların gerçekten Allah’a inandıkları kanaatinde de değilim. İnan­madıkları halde inandık diyorlar. Daha sonra Allah’a inandıklarına, kendileri de inanıyorlar. Oysa Allah’ı inkâr etme­dikleri ne kadar gerçek ise, Allah’a gerçekten inanmadıkla­rı da o kadar gerçek.”

 

İhtiyarın bakışlarında bir hayret, bir merak uyanmıştı. Aynı merakla sordu.

 

“Neden?”

 

“Nedeni var mı? Her şeye kadir bir tanrıya, bir Al­lah’a iman eden cehennemle tehdit edilip, cennetle müj­delenen insanlar, böyle mi olur?”

 

İhtiyar adam gözlerindeki gülümsemeyle gence baktı. Bu bakışlarda çok şey vardı. Gence olan bakışı değişmiş çok değişmişti. Başını takdir manasında sallayarak şöyle dedi.

 

“Çok güzel, çok doğru konuştun. Allah’a inanan, cennete ve cehenneme iman eden Müslümanların oturuş­ları, kalkışları, yürüyüşleri, bakışları, umutları, korkuları, konuşmaları, yaşamaları elbette ki farklı, çok daha farklı ol­malıydı.”

 

İhtiyar adam bir an sustuktan sonra merakla sordu.

 

“Peki, sen, sen inansaydın ne yapardın? Onlardan farklı olur muydun?”

 

Gencin ağzından “Elbette” kelimesi çıktı. Fakat he­men sustu. Bu muhal sorunun cevabını daha fazla açmak istemedi. Meseleyi ihtiyar adamın şahsına getirmek, onun bu konudaki durumunu öğrenmek istedi. Çünkü bu ihtiyar diğer Müslümanlardan farklı, gerçekten çok farklı bir in­sandı…

 

“Sen inanıyorsun değil mi?”

 

“İnançtan da öte!.”

 

“İnançtan öte olan nedir?”

 

“Bilmek.”

 

“Anlayamadım?”

 

“İnsanlardan bazıları tahkik etmeden iman ederler, bazıları tahkik ederek, araştırarak..”

 

“Peki sen?”

 

“Ben bilerek inananlardanım?”

 

“Allah vardır” derken, bilimsel verilerin mi var?”

 

“Elbette.”

 

“Nerede gördün?”

 

İhtiyarın bakışları bir anda keskinleşmişti. Asabileşen bir ses tonuyla cevap verdi.

“Biraz ciddi ol genç adam. Bir eşyadan, bir belediye otobüsünden değil, âlemlerin Rabbi olan Allah (c.c.)’dan bahsediyoruz.”

 

Genç kendisini toparlamaya çalıştı. Her ne kadar farklı düşüncelerde olsalar da, ihtiyara karşı kabalık yap­mak istemiyordu.

 

“Özür dilerim. Meseleye bilimsel acıdan yaklaşınca o soruyu soruverdim.”

 

Kısa bir süre susan genç, sözlerine şu soruyla devam etti.

 

“Allah’ı hiç görmediğine göre, varlığına ilişkin bilim­sel verilerin ne? Yoksa…”

 

Genç adam “Yoksa” dedikten sonra biran kararsızlığa düşerek susmuştu. Devam etmeli miydi? Bu sorusunun cevabını ihtiyarın gözlerinde aradı. Ve kısa bir tereddütten sonra devam etti.

 

“Yoksa mucize mi gördün?”

 

İhtiyarın yine kızmasını bekliyordu. Ama beklediği ol­madı. Bu soru karşısında kızmadan ve şaşırmadan kendisine bakan ihtiyarın dudaklarından şu sözler döküldü.

 

“Binlerce.”

 

Haydaaa!. Bu ihtiyar ne dediğinin farkında mıydı? Binlerce mucize gördüğünü söylüyordu. Belki de hayaller aleminde yaşayan bir deliydi bu!.

 

İhtiyara tekrar dikkatlice baktı.

 

İhtiyarın bakışları, deli bakışlarına da pek benzemi­yordu. Bilge insanlara özgü sakin ve kendinden emin bakışlardı bunlar. Daha önceleri duyduğu fakat hiç inanmadı­ğı dini hikâyeleri tekrar hatırladı. Acaba karşısındaki bu ihtiyar da, söz konusu dini hikâyelerin bir kahramanı mıy­dı?

 

Ne olursa olsun bu durumu açmalı, bu duruma açık­lık getirmeliydi.

 

“Mucizeleri uyanıkken mi gördün?”

 

İhtiyar sakince başını sallayarak “Evet” dedi.

 

“Mucizeleri yalnız sen mi görebiliyorsun?”

 

İhtiyar bir an sustuktan sonra cevap verdi.

 

“Düşünen ve akleden her insan görebilir!.”

 

Mucize gibi bir konuyu gayet sakin dile getiren bu ih­tiyar, genç adamı meraklandırmaya başlamıştı. Duyduğu merak, sorusuna da yansıdı.

 

“Ben de görebilir miyim?”

 

İhtiyarın hemen cevaplandırmadığı bir soru oldu bu. Genç adama bir süre baktıktan sonra.

 

“Bütün önyargılarını bir kenara bırakabilirsen, evet!” dedi.

 

“Mucizeyle önyargının ne ilgisi var?”

 

“Mucizeleri görmelerine rağmen inkâr edenler, me­seleye küfri bir önyargıyla yaklaşan kimselerdir.”

 

“Mucizeyi görmeden mümin olmamı istiyorsun!.”

 

“Hayır!. Böyle bir isteğim yok. Senin şu an iman et­meni istemiyorum. İman etmeni istemediğim gibi inkâr etmeni de istemiyorum. “Acaba doğru mu?” sorusuyla iman ve küfür arasında durmanı, meseleyi tahkik ettikten sonra bir tercihte bulunmanı istiyorum.”

 

Genç adam, kendisinden ne istendiğini anlamıştı. İman ve inkâr konusunda tarafsız olması isteniyordu. Ger­çi bilimsel metod açısından da doğru bir istekti bu. Her­hangi bir meseleye önyargılı yaklaşım, o meselenin gerçeğini gölgeleyen bir yaklaşımdı. Yıllarca inkâr eden birisi olarak bunu becerip-beceremeyeceğini düşündü.

 

Fakat bunu niye bu kadar ciddiye alıyordu ki!?

 

İhtiyara “Tamam” dese, iş bitecekti. Ama doğru ol­mazdı bu!. İhtiyara karşı değil, kendisine karşı dürüst davranmamış olurdu. Kaldı ki bu İhtiyar adam kendisinden emin bir tavırla mucizeden bahsediyordu.

 

Acaba doğru muydu?

 

İç dünyasındaki bu soru gülümsemesine neden oldu. İhtiyar adam bu soru ile “Acaba doğru mu?” sorusu ile iman ve inkâr arasında durmasını istemişti. Yapacağı tek iş, bu soruyu hiç cevaplandırmadan ihtiyarı dinlemekti. Bu psikolojik durumunu kaybetmeden hemen cevap verdi.

 

“Tamam, seni dinliyorum.”

 

“Mucizenin ne olduğunu biliyor musun?”

 

“Olağanüstü şeyler değil mi?”

 

“Böyle denilebilir. Ancak yine de mucizeyi İkiye ayır­mamız lazım. Avama göre mucize olan şeyler, ilim sahiplerine göre mucize olan şeyler. Mesela bir taşın varlığı ilim sahiplerine göre bir mucize iken, avama göre bu taşın varlığı değil, bu taşın konuşması bir mucizedir.”

 

“Bir taşın varlığı nasıl mucize olabilir?”

 

İhtiyar adam gence baktıktan sonra parmağıyla ma­sayı göstererek şöyle dedi.

 

“Şimdi bu masanın üzerinde yumruk büyüklüğünde bir taş meydana gelse, bu olay mucize değil midir?”

 

Genç adam biraz düşündükten sonra cevap verdi.

 

“Tabi ki mucizedir.”

 

“Mucize demen için taşın konuşması gerekir mi?”

 

“Gerekmez!.”

 

“İşte ilim sahiplerine göre mucize bu!. Yani taşın ko­nuşması değil, varlığı!.”

 

İhtiyar sustu. Gence büyük bir dikkatle bakarak sor­du…

 

“Böyle bir mucizeyi görsen, iman eder misin?”

 

Genç adamı şaşırtan bir soru olmuştu bu!. Masanın üzerine tekrar baktı. Sadece bir tabak ve tabağın içinde bir elma vardı. Elma tabağını alıp kanepenin kenarına koydu. Masanın üstü boş, bomboş olmuştu. Önce boş masaya, sonra ihtiyara bakarak cevap ver­di.

 

“Evet”

 

“Masanın üzerinde taşın var olmasını, taştan mı bilir­sin, taşın dışındaki bir yaratıcıdan mı?”

 

“Tabi ki taştan bilmem”.

 

“Neden? Taş kendiliğinden var olamaz mı?”

 

Genç sıkılmaya başlamıştı. İhtiyar nereye varmak isti­yordu ki!.

 

Sabrını zorlayarak cevap vermeye çalıştı.

 

“Hiçbir şey kendiliğinden var olmaz. Olmayan, yok olan bir şeyin kendisi yoktur ki, kendiliğinden var olsun.”

 

İhtiyarın takdir ettiği bir cevap olmuştu bu. Genç adam “Kendisi yoktur ki, kendiliğinden var olsun” demişti. Gerçekten güzel, çok güzel bir cevap vermişti. Gencin ce­vabına yönelik takdirini gizlemeden konuştu.

 

“Sorduğum soruya çok açık, çok net bir cevap ver­din. Gerçekten güzel!.”

 

Genç adam bu takdir ifadelerine pek aldırış etmedi. İhtiyar meseleyi asıl mecrasından uzaklaştırıyor olmalıydı. Buna izin vermemek için masanın üstünü göstererek “Ma­sanın üstü hala boş!.” dedi.

 

“Acele etme”

 

“Taşı görecek miyim?”

 

“Tabi”

 

“Tutup, elleyeceğim!.”

 

“Elbette!. Fakat önce varlık ve yokluk üzerinde konu­şalım!. Sence akli ve mantıki olan varlık mıdır, yoksa yok­luk mu?”

 

“Anlayamadım!.”

 

“Herhangi bir şeyin varlığını mı hayretle karşılama­mız gerekir, yokluğunu mu?”

 

Genç adam ihtiyarın yüzüne bakarak kısa bir süre düşündü. Aslına bakılırsa bu gibi konulara pek girmek istemiyordu. Kim bilir hangi dolaylı varsayımları, hangi dolaylı yorumlarla açıklamaya çalışacaktı. Oysa önemli olan ve önem verdiği şey, bilimsellikti. Konuşmaların bilimsel ol­masıydı. İhtiyarın bu konudaki düşünceleri bilimsel değilse, böyle bir konuşmaya ve tartışmaya girmeye hiç gerek yok­tu.

 

“Bilimsel mi konuşacağız? Yani bu konudaki düşün­celerin bilimsel mi?”

 

“Bilimin fevkinde!”

 

“Nasıl yani?”

 

“Bilimsellikten kastettiğin şey, çağdaş bilimse, kör ve kötürüm olan çağdaş bilimin fevkinde olduğunu söyledim.”

 

“Neden kör ve kötürüm diyorsun?”

 

“Körlüğü, kendisini her şeyi görmeye muktedir telak­ki ettiğinden, kötürümlüğü ise kendisini sabit bir ispat merkezi kabul etmesinden kaynaklanıyor.”

 

İhtiyar adamın gayet tabi, gayet sakin bir ifadeyle söylediği bu sözler, gencin biraz daha şaşırmasına neden olmuştu.

 

Çok basit cümlelerle, çok büyük iddialarda bulunu­yordu bu ihtiyar. İki cümlelik bir açıklama ile çağdaş bili­min kör ve kötürüm olduğunu iddia ediyordu. Düşündükçe biraz doğru bulduğu bu iddiayı hiç tartışmadan tekrar mevzuya dönmek istedi. İhtiyarın kendisine yönelttiği soruyu, kendisi ihtiyara sordu.

 

“Sence akli olan varlık mıdır, yokluk mu?”

 

“Aslında bu sorunun cevabını kendin de biliyorsun. Yaratıcı bir etkenin bulunmadığı her düzlemde akli olan gerçek, varlık değil yokluktur. Dış çevreden etkilenmeyen bir akıl, herhangi bir şeyin yokluğunu değil, varlığını hay­retle karşılar. Mesela ikinci bir güneşin neden olmadığını hiç sorgulamayız. Çünkü yaşadığımız güneş  sisteminde ikinci bir güneş yoktur. Varlık nedeni olmayan bir yokluk ise gayet aklidir. Hayretle karşılamamız ve sorgulamamız gereken şey, ikinci güneşin yokluğu veya yokluk nedeni değil, birinci güneşin varlığı ve varlık nedenidir.”

 

İhtiyar biraz sustu. “Söylediklerimi anlıyor musun veya anlaşabiliyor muyuz?” dercesine gencin gözlerine baktı. Genç adam ihtiyarın nereye varmak istediğini bilme­mesine rağmen, ihtiyarın ne dediğini, ne demek istediğini gayet rahat anlamıştı.

 

Doğru söylüyordu ihtiyar adam.

 

Yaratıcı bir etkenin bulunmadığı bir düzlemde akli olan gerçek varlık değil yokluk idi.

 

Anladığını belirtmek istercesine kafasını sallayarak “Evet” dedi.

 

“Aslında sen de meseleye aynı gerçeklikle yaklaşıyor­sun. Masanın üzerinde taş olmayışını, taşın yokluğunu gayet doğal karşılıyorsun. “Masanın üzerinde neden taş yok?” demiyorsun. Taşın yokluğunu doğal karşılamana rağmen masanın üzerinde bir taşın var olduğunu görünce, bu taşın varlığı karşısında hayrete düşeceksin!. “Bu bir mucizedir” diyecek, bu mucizeyi bir yaratıcıdan bileceksin öyle değil mi?”

 

Genç adam gayriihtiyarî masanın üzerine bakarak ve masanın boş olduğunu bir kez daha görerek cevap verdi.

 

“Evet”

 

İhtiyar sustu. Kendisi mi dinlenmek istiyordu, yoksa genç adamın mı dinlenmesini istiyordu pek belli değildi. Bir süre ikisi de sustular. İhtiyar gencin gözlerine, gözleri­nin ta içine bakarak tekrar konuşmaya başladı.

 

“İyi dinle genç adam. Sana açık yüreklilikle belirt­mem gerekirse, hem Allah’ın ve hem de bu kâinatın varlığını müthiş bir akli hayretle karşılıyorum. Çünkü meseleyi tüm berraklığı, tüm açıklığı ile düşünerek, bu düşünce hızıyla ezele doğru gittiğim zamanlar, en akli gerçek olan yokluğa varıyor ve “Hiçbir şey, ama hiçbir şey olmamalıy­dı!.” diyorum.

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s