TAŞ 08

İkinci bir güneş nasıl ki yoksa, birinci güneş de olmamalıydı, dünya da olmamalıydı, kâinat da olmama­lıydı!. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı sorusunu hiç düşünmemeliydik. Çünkü ne tavuk olmalıydı, ne de yumurta. Hiç, ama hiçbir şey olmamalıydı!”

 

İhtiyar kısa bir süre sustuktan sonra devam etti.

 

“Bu yokluk düşüncesi, gerçeğe varmaya çalışan aklı­mın uzanabildiği, aklımın ulaşabildiği en kâmil zirve olu­yor.” Ne yaratıcının, ne de yaratılmış hiçbir şeyin bulunma­dığı bu zirveye ulaştığım zamanlar, aklımın durulduğunu, aklımın sakinleştiğini hissediyorum.”

 

Genç adam, ihtiyarı büyük bir hayret ve dikkatle din­liyordu. İhtiyar adam bir yandan konuşuyor, bir yandan konuştuklarını yaşıyor gibiydi!. Yokluktan ve yokluk düşüncesinden bahsederken, bu haliyle genç adamı da peşinden sürüklemişti, Genç adam da yoklukla burun buruna gel­mişti sanki!. Doğru, çok doğru söylüyordu bu ihtiyar!. Gerçekten hiçbir şeyin, ama hiçbir şeyin olmaması, en akli, en mantıki gerçek idi. Fakat ihtiyarın bu yaklaşımı ne kadar akli olursa olsun yaşanan realite bu değildi.

 

“Dur, dur bir dakika. Senin yok dediğin şeyler var. Sen var olan şeyleri yok kabul ediyorsun!.”

 

“Önce varlığı görerek, varlığı hiç düşünmeden var kabul ederek, var oluşun sırrını varlık ile örtmemen gere­kir.”

 

İrkildiğini hissetti!. Bu sözü kendi kendine tekrar ede­rek, tekrar tekrar düşünüyordu!.

 

Oldukça derin, oldukça anlamlı bir sözdü bu. Gözlerindeki hayreti hiç gizlemeden ihtiyara baktı. Sakindi ihtiyar ve devam etti sözlerine…

 

“Bu dünyaya hiç gelmemiş, bu kâinatı hiç görmemiş olsaydın, şu an ki aklınla bu soruya ne cevap verirdin? Bir güneşin olması doğaldır, doğaldır ama ikinci güneş olamaz mı derdin? “Böyle bir kâinat olabilir mi?” sorusuna, hangi akli cevabı verirdin?”

 

Bu dünyaya hiç gelmemiş, bu kâinatı hiç görmemiş olsaydı, elbette ki bu soruya vereceği cevap “Yoktur” olacaktı. Ahiret hayatını nasıl inkâr ediyorsa, bu dünya haya­tını da öylece inkâr edecekti. Dünya hayatını görmesine rağmen bu hayatın bir uzantısı olduğu söylenen Ahiret ha­yatını inkâr ettiğine göre, hiçbir şey görmediği bir yokluk âleminde, elbette ki her şeyi, en ufak bir şeyin varlığını dahi inkâr edecekti. Bu düşüncelerini ihtiyara açmak istemedi. Sadece onu anladığını ifade eden gözlerle ihtiyara bak­makla yetindi.

 

İhtiyar belli bir suskunluktan sonra aynı duygularla konuşmasına devam etti…

 

“Bu yokluk düşüncesi, gerçeğe varmaya çalışan aklı­mın ulaşabildiği en kâmil zirve oluyor demiştim. İşte gayet akli ve mantıki bir durum olan bu yokluğu yaşarken, bu yokluğun en koyu gölgesinde bulunurken, küçük bir fısıltı duyuyorum.

 

“Bir Yaratıcı var ve bu yaratıcı büyük bir kâinatı var edecek!”

 

Ürperiyorum ve en ufak bir kuşku duymadan reddediyorum bu fısıltıyı!

 

“Olamaz, kesinlikle olamaz” diyorum!. Aslında reddettiğim şey, büyük bir kainatın var edileceği değil, bu kâinatı var edecek olan Yaratıcının varlığı!. Çünkü aklımın alacağı, aklımın kabul edeceği bir şey değil bu!. Bunun için olmaz, bunun için olamaz diyo­rum!.”

 

İhtiyar kısa bir suskunluktan sonra devam etti.

 

“Sonra, sonra gözlerimi aralıyor ve bir kum tanesi görüyorum. Maddesiyle, mekânıyla “Ben varım!” diye haykıran bir kum tanesi! Bütün kâinatın yaratılışına şahit olmuşum gibi irkiliyorum. Sanki bir kum tanesi değil, muazzam bir mucize görmüşüm gibi hayretlere düşüyorum!. Gözümle gördüğüm, elimle tuttuğum bu kum tanesinin varlığından nasıl ki hiçbir kuşku duymuyorsam, bu kum ta­nesini yaratan Yaratıcının varlığından da hiçbir kuşku duymuyorum. Çünkü yumruk büyüklüğündeki bir taşın kendi­liğinden var olamayacağını sen nasıl biliyorsan, ben de bu kum tanesinin kendiliğinden var olamayacağını aynı şekilde biliyorum.”

 

İhtiyar susmuş, bakışlarını karanlığa çevirmişti.

 

Genç adam ise ihtiyarın söylediklerini anlamaya çalıştıkça şaşırmış, anladıkça hayrete düşmüş gibiydi. Varlık meselesine hiç bu boyuttan bakmamıştı. Çok basit fakat çok yüksek, çok akli bir boyuttu bu. İhtiyara itiraz etmesi gereksizdi. Zaten kendisinin onayını ala ala meseleyi bu noktaya getirmişti. Bir taşın  kendiliğinden  var olmayacağını kendisi söylemişti. Bir taş nasıl ki kendiliğinden var olamazsa, elbette ki bir kum tanesi de kendiliğinden var olamazdı. Doğruydu ihtiyarın söylediği!. Bu tastiği yaptığı an irkildiğini hissetti! Ne yaptığının, neyi tastik ettiğinin farkında mıydı? Böyle bir  tasdikle, yaratıcının varlığını tasdik ediyordu!. İman ve inkâr arasında durmaya çalışırken, farkında olma­dan imani düzleme kayıyordu!. Her nedense bundan çok, pek çok rahatsız olmuştu!. Bu yaşına kadar “Ben, ben” derken kastettiği kimliğini, kastettiği  kişiliğini,  kastettiği varlığını yitiriyordu  sanki!. İnkâr düzleminde şekillenen kimlik ve kişiliğini kurtarabilmek için tekrar inkâr düzlemi­ne dönmek ve inkâr düzlemindeki görüşlere tutunmak is­tedi.

 

“Kainatın var olmasıyla ilgili, çağdaş bilimin büyük patlama teorisi var!.”

 

İhtiyar adam, gence acıyarak baktı. Gencin neye tu­tunmak istediğini görmüştü. Fakat hiç şaşmamış, hiç şaşırmamış gibiydi. Konuşmaya başladı.

 

“Meseleye küfri bir önyargıyla yaklaşan çağdaş bilim, senin de belirttiğin gibi büyük patlama teorisini ileri sürüyor. Sence şuursuz bir patlamadan, canlı ve şuurlu bir ni­zam meydana gelebilir mi?”

 

“Bu kâinatın canlı ve şuurlu olduğunu mu söylüyor­sun?”

 

“Elbette. Mesela benim canlı olup olmadığımı nasıl anlarsın?”

 

“Hareketinden.”

 

“Peki, şu gökyüzüne bir bak. Hareket var mı?”

 

Gözlerini gökyüzüne çevirdi. Yıldızlar kıpır kıpırdı.

 

İçinde yaşadığı dünya da dâhil, hareketsiz bir şey yok gi­biydi. Fazlaca düşünmeden cevap verdi…

 

“Var.”

 

“Canlılığa işaret olan bu hareketlerde bir düzen, bir intizam, bir ahenk yok mu?”

 

Astronomiyle ilgili birçok kitap okumuş birisi olarak bu soruya “Yok” diyemezdi. Yine de net bir cevap vermek istemedi.

 

“Var gibi!”

 

“Peki, bu ortak ahengi, bu ortak nizamı gerçekleşti­ren şuur ne?”

 

“Şuurun olması gerekir mi?”

 

“Elbette gerekir. Mesela on tane askerin birbiriyle uyumlu hareketlerini gördüğün zaman, bu hareketleri tesa­düfen birbirine benzeyen başıboş hareketler olarak mı ta­nımlarsın? Yoksa, yoksa bu hareketlerdeki ahengi, bu hareketlerdeki uyumu ortak bir emirden, şuurlu bir emir sa­hibinden mi bilirsin?”

 

Hiç düşünmeden “Tabi ki ortak bir emirden, şuurlu bir emir sahibinden bilirim” diyecekti. Fakat yine durdu. Sözün nereye geleceğini anlamış gibiydi. On tane askerin uyumlu hareketi şuurlu bir emir sahibine muhtaç ise mil­yarlarca yıldızdan, gezegenlerden meydana gelen bu kâinattaki ahenkli nizamın da şuurlu bir emire, bir emir sahi­bine muhtaç olduğunu kabul etmesi gerekecekti. Oysa böylesi şeyleri düşündüğü zamanlar, bütün bu sorulara ver­diği cevap “Tabiat” idi. Rahatladığını hissetti.

 

Kendisi için biricik çıkış yolu olan bu cevaba var gücüyle tutunmak is­teyerek.

 

“Tabiat,” dedi…

 

“Anlayamadım!?”

 

“Söylediğin ahenk, tabiatın kendi ahengi. Tabiatın kendi içindeki uyumu!.”

 

“Tabiat derken kastettiğin şey şuurlu mu?”

 

Canı sıkıldı. İhtiyara bu sıkıntıyla bakarak “Elinin körü!” diyecekti. Kendisini toparlamaya çalıştı. Şuursuz dese, şuursuz bir tabiat şuurlu bir ahengi nasıl sağlardı? Şuurlu dese, tabiat bu şuuru nasıl kazanmıştı? Şuursuz bir patlamadan, şuurlu bir tabiat, şuurlu bir nizam nasıl mey­dana gelmişti? Kendi içinde tereddüde, kendi içinde çelişki­ye düşmüştü.

 

Genç adamın sıkıntılı halini gören ihtiyar, cevabı daha fazla beklemeden konuşmasına devam etti.

 

“Kendini daha fazla zorlama genç adam!. Büyük patlama teorisi, çağdaş bilimin şişirdiği teorik balonun patlatılmasından başka bir şey değildir. Şu gördüğün varlığın ve var oluşun sırrı, varlık âleminin milyarlarca yıllık tarihinde değil, bu tarihin ilk sayfasında, ilk sayfanın ilk satırında, ilk satırın ilk harfindedir. Harfleri okumaya Z’den başlayan ve Z’den önce hangi harfin olduğunu araştıran çağdaş bili­me, A harfini sormalısın. Büyük patlama diyorlar!. Bu fantezi görüşü tartışmaya gerek duymadan sor onlara “Neyin büyük patlaması?” Patlayan bir şey var ise, bu şey nasıl var olmuş? Kendiliğinden var olması mümkün olmayan bu şeyi var eden, bu şeyi yaratan ne? İşte Allah (c.c.) “Böyle bir güç ve kudret sahibi olan sadece Benim. Bu kâinatı Ben yarattım, bu kâinatı Ben yarattım?” buyuruyor. Şimdi söyle bana, şimdi söyle bana genç adam. Aynı vasıflara sahip başka bir iddia sahibi var mı?”

 

Genç adam şaşırmış bir vaziyette öylece susuyordu.

 

“Yoksa meseleye akıldan uzak bir küfri önyargıyla yaklaşarak her şey kendiliğinden oldu, kendiliğinden var ol­du diyenlere mi inanacaksın!. Ben meseleyi akli olarak değerlendirdikten ve “Ben varım!.” diye haykıran kum zerre­sini gördükten sonra, tüm aklımla ve tüm kalbimle “Sen varsın Ya Rabbi” diyorum. Dikkat edersen bendeki bu iman, bir ön kabulün değil, bir ön değerlendirmenin netice­sidir. Kanaatimce akli olan da budur.”

 

Genç adam kendisini toparlamaya çalıştı. Ne diyece­ğini, ihtiyara ne cevap vereceğini bilmiyordu!. Mesele nereden nereye gelmişti. Konuşmaların başını hatırladı. Bu İhtiyar kendisine bir mucizeden, masanın üstünde bir taşın var olmasından bahsetmişti. Oysa masanın üstü hala boştu…

 

Bütün bu konuşmaları bir kenara bırakarak, meseleyi masanın üstüne, taşın yokluğuna getirmek istedi. Kısık bir sesle sordu.

 

“Masanın üstünde hala taş yok?.”

 

İhtiyar kısa bir süre gencin gözlerine baktıktan sonra eliyle masanın altını gösterdi.

 

“Söylediğim taş, masanın altında!.”

 

Genç adam eğilerek masanın altına baktı. Masanın altında yumruk büyüklüğünde bir taş duruyordu. İhtiyar adama şaşkınlıkla bakarak şöyle dedi.

 

“Bu, bu bir taş. Mucize değil ki!.”

 

“Mucize olması için konuşması mı gerekli? Oysa va­r olması yeter demiştin!.”

 

“Var olması yeter demiştim ama taş masanın üstün­de olacaktı!. Bu taş masanın altında!.”

 

“Masanın üstünde olsaydı iman edecektin değil mi?”

 

“Evet.” 

 

“Anlaşıldı genç adam. Haydi, yatalım artık. Allah (c.c.) neden iman etmediğini sorarsa, taş masanın altın­daydı dersin!..”

 

İhtiyar adam bunları söyleyerek yerinden kalkmış ve kulübeden içeriye girmişti. Genç adam ihtiyara bir şeyler söylemek istemiş fakat ne söyleyeceğini, ne söylemesi ge­rektiğini bilememişti.

 

Konuşmalar ve konuşulması gerekenler bitmişti san­ki!.

 

İhtiyar uyumuş olmalıydı.

 

Kulübeden hiçbir ses hiçbir gürültü gelmiyordu. Genç adam ise ne kanepeye yatabilmiş, ne de kanepeden ayrılabilmişti. Kanepede öylece oturuyor ve toprağın üs­tündeki taşa öylece bakıyordu. Gözlerini ve düşüncelerini ayıramıyordu bu taştan!.

 

Bu taşa bakarken taşlaşmıştı sanki!.

 

Bazen gözlerini kapatıyor ve ihtiyarın yokluk üzerine söylediklerini düşünüyordu. Hiç ama hiçbir şey olmamalıy­dı demişti ihtiyar.

 

Ne kadar doğru, ne kadar akli bir sözdü bu. Gerçekten hiç, ama hiçbir şey olmamalıydı.

 

Ne Yaratıcı olmalıydı, ne de yaratılan!. En akli, en mantıki düşünce, bu yokluk düşüncesiydi. Gökyüzünde ikinci bir güneşin olmayışı ne kadar akli ise, bu düşünce de o kadar akliydi. İnsan aklının uzanabileceği, insan aklının ulaşabileceği zirve, bu yokluk zirvesiydi. Hiç, ama hiçbir şeyin olmaması, olmaması ge­rektiği, aklın durulduğu, aklın sakinleştiği bir zirveydi.

 

Bu düşüncelerle sakinleşen, bu düşüncelerle durulan genç adam yavaş yavaş gözlerini açıyor ve masanın altındaki taşa bakıyordu.

 

Bir taş, bir varlık idi bu!.

 

Yokluk düşüncesiyle sakinleşen aklını, varlığı ile hay­retlere düşüren bir taştı bu!. Taşa öylece bakıyor ve bu taşın mucizevî yaratılışını düşünüyordu. Fındıkkabuğunun içinden çıkmadan, fındık ağacının varlığına ilişkin teoriler üreten modern bilim, ihtiyarın söylediği gibi meseleye Z harfinden başlıyordu. Varlık âleminin geldiği son nokta olan görünür Z harfini dikkate alıyor ve Z’den önce hangi harfin bulunduğunu araştırıyordu. Oysa Z’den önce Y’nin, Y’den önce V’nin olması hiç önemli değildi. Bütün bunlar varlık âlemindeki değişimleri gösterebilecek merhalelerdi.

 

Önemli olan A harfi idi.

 

Önemli olan A harfinin varlığı idi!.

 

V’nin değişimiyle Y, Y’nin değişimiyle Z meydana gelebilirdi.

 

Fakat A, A nasıl meydana gelmişti? Kendinden önce hiçbir harf, hiçbir şey bulunmayan A nasıl var olmuştu?

 

Kendiliğinden mi?

 

A, kendiliğinden mi meydana gelmişti?

 

Karşısında duran bu taşın ilk maddesi olan A, kendi­liğinden mi var olmuştu?

 

Bu düşünceler, bu sorular ile taşa baktığında, masa­nın altındaki taşın sanki kendisine güldüğünü, sanki kendi­sine gülümsediğini görüyordu.

 

Çok şey biliyor, çok şey anlatıyordu bu taş!.

 

“Ben varım ve ben kendiliğimden var olmadım, kendi­liğimden var olamazdım” diyordu.

 

Tabi ki doğru, çok doğruydu taşın söyledikleri. Hiçbir şey, ama hiçbir şey kendili­ğinden var olamazdı.

 

Peki, ne olacaktı?

 

Nasıl bir tercihte bulunacaktı?

 

İhtiyar adamın son sözü geldi aklına!.

 

“Allah neden inanmadığını sorarsa, taş masanın al­tındaydı dersin!?”

 

Kendi kendine gülümsedi.

 

Böylesine gülünç, böylesine saçma bir inkâr nedeni olur muydu? Taşın yaratılması, taşın yaratılmış olması yetmiyor muydu? Kaldı ki taşın altında bir dünya, dünyanın içinde bulunduğu bir kâinat yaratılmıştı.

 

Bakışlarını gökyüzüne çevirdi.

 

Yıldızlar yine kıpır kıpırdı. Biz canlıyız, gördüğün bu kâinat canlı diyorlardı. Gerçekten canlıydı bu kâinat, bu canlılıkta muhteşem bir düzen, bu canlılıkta muhteşem bir ahenk vardı.

 

Kalbi açılmış, kalbi yarılmıştı sanki! Bu yaşına kadar ısrarla “Yok” dediği, “Yok, yok” diyerek sırt çevirdiği Allah’ı, yanında, yanı başında hissediyor gibiydi!.

 

Dudakları aralandı.

 

Bir şey söylemek istiyor, söyleyemiyordu!.

 

Git gide büyüyen bir sevgi, git gide büyüyen bir hü­zün hissediyordu içinde. Sevgiyle hüznün birbirine karıştı­ğı, birbiriyle kaynaştığı bu duygular, şimdiye kadar hiç, ama hiç yaşamadığı duygulardı!.

 

Ağlamaya başladı.

 

Gözlerinden yaşlar boşanıyor ve gözyaşlarıyla yıka­nan gözleri, masanın altındaki taşa pırıl pırıl bir sevgiyle bakıyordu.

 

İhtiyar adam sabah namazına kalkmış, abdestini alarak namazını kılmıştı. Dua ederken genç adam geldi ak­lına. Ellerini ve omuzlarına biraz daha kaldırarak duasına devam etti.

 

Dışarıdan hiçbir ses gelmiyordu. Genç adam kanepenin üzerinde yatıyor olmalıydı.

 

Yarım saat kadar Kur’an-ı Kerim okuduktan sonra dışarıya çıktı.

 

Kanepe boştu!.

 

Sabahın ilk ışınlarıyla aydınlanan çevreye bakındı. Kimseler yoktu. Biraz şaşırmış gibiydi. Gencin bu kadar erken gideceğini hiç beklemiyordu. Gayriihtiyarî masanın altına baktı.

 

Taş yoktu. Fakat taşın, taşın olduğu yerde genç adamın saati duruyordu.

 

Eğildi ve saati aldı.

 

Saati öylece elinde tutarken, başını genç adamın gel­diği yöne çevirdi. Bakışlarında sıcak bir sevgi, sıcak bir gü­lümseme belirmişti.

 

Yol kenarında duran genç, gelen otobüse elini kaldır­dı. Otobüse binerek boş bir yere oturdu. Otobüsün pence­resinden Veda yamacına başka, bambaşka gözlerle tekrar baktı. Sonra gözlerini eline çevirdi. Elinde yumruk büyük­lüğünde bir taş vardı. Taşı eliyle sıkarak, taşın varlığını içinde, en içinde hissediyordu!.

 

Elindeki bir taş değil. Koca, koskoca bir elmastı sanki!.

 

Elmas dediğimi duymuşçasına etrafına bakındı. Çak­mak çakmak olan gözleriyle şöyle diyordu.

 

“Bu bir elmas değil, bu bir mucize!.”

 

 

 

 

Yazar: Mehmed ALAGAŞ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TAŞ

 

 

 

 

 

 

Word Dosyası Olarak Hazırlayan: Sertan ÇOBANOĞLU sertancobanoglu@hotmail.com

Bu yazı Genel içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s